İnsan Devleti mi, İslam Devleti mi?

İslam devletinin, insani devleti de kapsadığını düşünüyorum. Ve Müslümanlara, insan devletinde değil; İslam devletinde yaşamaları yakışır.

Geçen hafta Veysi Dündar; ocakmedya.com’ da yazar Mustafa İslamoğlu ile konuştu: “Sizin gibi inanmayanlar için de güvenilir olmalısınız. İman budur” başlığıyla, 9 Şubat 2019’ da yayımlanan röportaj ilgi çekiciydi. Sanırım üzerinde, birçok açıdan durulması gereken hususlar vardı.

Bunlardan üç konu öne çıkıyor. Kültür ve din arasındaki fark ve dolayısıyla dine uygun olmayan kültür oluşumlarımızın din diye telakki edilerek, bidatleri din haline getirmemizin bize yaşattığı sorunlar…

Diğeri Kürt meselesi ile ilgili yaklaşımların insani ortak payda üzerinde olması gereği ve ABD örnekliği…

Üçüncüsü ise ve esas önemli olanı bence budur: İslam’ın bir devlet biçimi önermediği ve İslamcılığa bakış açısı.

Bu yaklaşım aslında öteden beri var olan ama bir türlü ön plana çıkacak şekilde deklare edilememiş, satır aralarında kalmıştı. Müslüman toplumlar, sıradan insanlarla, bilgelerinin görüşlerini aynı kefeye koyamazlar. Bilgeler de fark etmeden yanlış çığırlar açabilirler. Sıradan biri Sultan Mehmed'i övdüğünde, ona tepki göstermek önemli olmayabilir. Ama bunu bir bilgin yaptığı zaman; bunun İslami olmadığını belirtmekten de geri durmamalıyız.

Aslında Mustafa İslamoğlu’nun ülkemizde Kuran’ı raflardan masamıza indirmesi ve bu anlayıştaki bazı alim ve akademisyenlerin aktif hale gelmesinde büyük payı ve emeği vardır.

Yine ilmi emeği ve eserleri takdire şayandır.

Onu, bazı odaklara yaslanarak ya da çıkar uğruna rencide edenleri ve seviyesizce eleştirenleri de toplum hoş karşılamadı…

Bu söyleşiyi uzun uzadıya analiz etmek, bu yazının formatına uygun değil. Sadece bu yönde bir yol açmak, bir hatırlatma gereği hasıl oldu.

Bu söyleşiyi kısaca değerlendirirken; İslamoğlu’nun üzerinde bir baskı olduğu, yaşanan tecrit ve sıkıntılardan dolayı, daha doğrusu böyle bir sıkıntıya binaen oluşmuş bir tepkinin/söyleşinin tepkiselliğinin, objektifliği ne derece zedelemiş oabileceğinin de akılda tutulması gereği de dikkatten kaçmamalı.

Bu söyleşinin, daha geniş bir izaha gerek duyduğu ve belki de ileriki zamanlarda bizzat İslamoğlu Hoca’nın kendisi böyle bir girişimde bulunabilir diye de düşünülebilir.

Genel anlamda doğru olmakla beraber; İslam’ın tamamen kültürden koparılmasının da mümkün olmadığı gerçeği vardır. Elbette kültür, helal ve haramı belirleyemez, kültürel eğilim ve normlar, İslam terazisine vurulmadan geçerlilik kazanamaz, yani müslüman bir toplum için. Ama kültür, helal ve haramlara karşı toplumun kimliksel muhafazakarlığını veya lakaytlığını da belirleme gücüne sahip...

Mevcut konjonktürde anlamı ve yararı olmayacağı için de Kürt meselesiyle ilgili yaklaşımlarına değinmeden, esas önemli olan; İslam’ın bir devlet/yönetim şekli önermediği ve İslamcılığa dair açıklamalar üzerinde durmayı tercih ediyorum. Bu konudaki görüşlere, röportajdan bakalım:

“…Din güç elde etme aracı olursa…

VD: Tam da bu noktada size soracağım soru sizinle ilgili. Size yönelik bir linç ve tepkisellik söz konusu. Bunun nedenlerinin ne olduğunu düşünüyorsunuz? Buna karşı hayat tarzınızda ne gibi değişiklikler oldu? Yani yalnızlaşma sürecinizi, İslamcılıkla ilişkinizi sorsam?

Mİ: İslamcılık, özellikle siyasal İslamcılık ikiye ayrılıyor: Kültürel İslamcılık, siyasal İslamcılık… Akif’in İslamcılığını kültürel İslamcılık bölümünde değerlendiriyorum. Ama siyasal İslamcılık benim için ömrümün en büyük hayal kırıklığıdır ve kendimi de sorumlu hissediyorum. Yani siyasal İslamcılığın bugünlere gelmesinde alâ kaderi’l-imkân pay sahibi olduğum için de Allah’tan af diliyorum. Paradoks olacak ama, bu süreçte kendi payıma çok şey öğrendim. Bir yalanla ömür boyu yaşamak da vardı kaderde. Ama şükür takke düştü kel göründü. Bu da bir şey.

VD: Affınıza sığınarak ben de bir şey söyleyeceğim, acizane 2017’de yazdığım makalede de (Kaybeden Siyasal İslam mı, İslamcı İktidarlar mı?) belirtmiştim. Herhalde bir asır daha İslami bir iktidar göremeyeceğiz diye düşünüyorum bu uygulamalardan sonra…

Mİ: Umarım hiç göremeyiz. Çünkü din güç elde etme manivelası ve aracı olmamalı. Din dindir. Dine yaslanıp güç elde eden, dini güce meze yapıyor demektir. Dinin amacı bu değildir. Dinin amacı insana yardımcı olmak, vahyin amacı akla yardımcı olmak, ibadetlerin amacı ahlaka yardımcı olmaktır. Anlatabiliyor muyum?

VD: Bu durumda yani devletin laiklik sistemini mi destekliyorsunuz?

Mİ: Onu demedim. Daha iyi, daha iyi sistemler bulunabilir. Sistemler kutsal değildir. Hiçbir devlet idare yöntemi kutsanamaz. Amaç her türlü farklılıklarına rağmen insanların barış ve huzur içinde insanca birlikte yaşaması olmalıdır.

VD: Yani din ile idareyi karıştırmayacağız.

Mİ: Demokrasi de dahil ama dinin siyasete alet edilmesi dinin güç devşirmek için payanda olarak kullanılmasından her zaman zarar gören tek taraf vardır; o da dinin kendisidir. Çünkü sonuçta bütün bu yönetme mekanizmaları için işlenen haksızlıklar, zulümler,hatalar, günahlar, haramlar, hak yemeler, hukuk çiğnemeler, linçler… bütün bunların faturası dine çıkarılacaktır. Dine bundan daha büyük kötülük yapılamaz. Onun için de İslam devleti değil insan devleti diyorum.

VD: Peki, burada şöyle bir soru zuhur etti: Kur’an’ın devlet öngörüsü var mıdır?

Mİ: Kur’an esasen herhangi bir devlet yönetim biçimiyle ilgilenmez. Kur’an’ın kutsal bir devlet yönetim biçimi önerisi yoktur. Kur’an, devlet yönetmenin ilkeleri ile ilgilenir ve bunu koyar. Kur’an’da gördüğüm beş tane devlet yönetme ilkesi vardır.

VD: Nedir bu ilkeler..?

Mİ: Birincisi hakikattir. Yalanla iman bir arada olmaz. Yönettiğiniz tebaaya yalan söylemeyeceksiniz. Hiçbir şey adına, Allah rızası için yalanı hiç söylemeyeceksiniz. Allah rızası için yalan söylemek yalanı Allah ilan etmektir.Şirktir. Allah, Peygamber, din iman ile aldatmama da bu ilkeye girer. İkincisi adalet. Allah adaleti emreder. Allah’ın emridir ‘İnnallahe ye’muru bi’l-adli’. Hutbelerde Ömer bin Abdülaziz’in ehl-i beyte küfür yerine okuduğu ayet budur. Devlet yönetmenin üçüncü ilkesi merhamet. Devleti baba gibi değil, ana gibi yöneteceksiniz. Bu ikisi arasındaki fark; biri sopayla, korkutarak, höt-zötle yönetir devleti. Babavari yönetim, güç yöntemidir. Bir de anavari yönetim var. O şefkat yöntemidir, merhamet yöntemidir.

VD: Onun için Tanrı tasavvuru algısı dünya tarihinde hep güç üzerinden tanımlanmış.

Mİ: Onun için baş tanrılar pagan dinlerinde erkektir. Zeus erkektir, Horus erkektir, Anu erkektir, Şiva erkektir, Apollon erkektir. Baş tanrılar hep erkektir. Çünkü hep gücü öncelerler. Onun içindir ki, Kur’an, bu erkek merkezli putçuluğu yıkmak için Allah’ın tabiri caizse kartvizitine onlarca isim arasından iki ismini seçmiştir: Er-Rahman, Er-Rahim: Bismillahirrahmanirrahim, Allah’ı rahmet sıfatlarını öne çıkararak tanıtmaktadır. Dördüncü ilke Liyakat ve ehliyettir. Belki yönetim meselesinde bu beş ilkeden bir numaraya ehliyeti getirmek lazım. Ehliyet yoksa ne vardır? Torpil vardır. Adam kayırma vardır. Kabilecilik vardır. Tam cahiliye yönetim biçiminin mantığıdır işte, kabilecilik. Bugün de farklı kabilecilik biçimleri var: Dinsel, ırksal, ideolojik, ulusal kültürel kabilecilikler… Ehliyet ve liyakat Kur’an’ın devlet yönetiminde koyduğu en önemli ilkelerden biridir. Kur’ani emir şu: “Allah size emaneti -emanet dediği burada yönetim- ehline vermenizi emreder.” Beşinci ilke ise meşveret. Kur’an’ın devlet yönetimi için öngördüğü ilkelerden biridir; “Ve emruhum şûrâ beynehum: Devlet işleri, yönetim işleri onların aralarında kurumsal istişare iledir.” Kurumsal istişare. Çünkü şûrâ isimdir. Kurumsal istişare anlamına gelir. Yine ayrıca Âl-i İmran suresinde istişareyi peygamberimize doğrudan fiil olarak emreden bir ayet vardır. O da Uhud Savaşı’nın arkasına inmiştir. Çünkü Allah Resulü, “Uhud Savaşı’nı bir meydan savaşı olarak mı yapalım? Yoksa savunma savaşı olarak mı yapalım?” diye istişare etmiş ve kendisi savunma savaşı yanlısı olduğu halde savaş konseyinde ağırlık meydan savaşı yapalım şeklinde olunca istişareye riayet etmiş, dışarıda meydan savaşını kabul etmiştir. Ve savaş konseyinde olan ve dışarıda meydan savaşını savunanlar ilk kaçanlar olmuşlardır Uhud’da!

VD: Eyvallah. Burada…

Mİ: Dolayısıyla yani onların arkasından nazil olan ayette “yine de onlarla istişareye devam et” emri vardır.

VD: Kurumsal istişarenin arkasında duracağım. Yani sadece kendi aranızda mı istişare edin?

Mİ: Hayır. Yani yönettiğiniz kitlenin aklını yönetime katın. Yani yönettiğiniz kitleyi beraberce yönetin orada. Bu, gücü ve riski dağıtmaktır. İnsanlığın tecrübesi de bunu teyit eder.

VD: Yani kendi kendinize yapmayın. Tümü…

Mİ: Aynen öyle. Yönettiğiniz ne kadar insan varsa onların rızasını alın, ortak aklı harekete geçirin. Birlikte yönetin. Yönetim işini paylaşın, bölüşün demektir bu.

VD: Dolayısıyla kararlar beraber alındığında böyle bir kavga da olmayacak.

Mİ: Aynen.

Sekülerleşen dini gruplar

VD: Türkiye’de dinî grupların sekülerleşmesi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Mİ: Türkiye’de dinî kurumlar, gruplar sekülerleşti. Önce sekülerleşmenin tanımını bir yapmak lazım. Nedir sekülerleşme? Aslında kelimenin etimolojisi ‘dünyevileşme’dir. Dinî grupların dünyevileştiğini görmek için dahi olmaya gerek var mı? Türkiye’de dinî grup kalmadı. Türkiye’de dinî grup dediğiniz grupların hemen hepsi bir menfaat grubuna dönüştü, bir çıkar grubuna, bir çıkar çevresine dönüştü. Bunlara dinî grup demek ne kadar doğru, o ayrı bir mesele. Evet, dinî grupsa uydurulmuş dinî grup. Uydurulmuş dine mensup dinî grup demek daha doğru. Zira İslam yani Allah’ın, kitabıyla, vahiyle gönderdiği İslam böyle bir yapılanmaya izin vermiyor. Böyle bir yapılanmaya Allah Resulü izin vermedi. Bakınız, kendi yerine herhangi bir vekil tayin etmeden vefat etmiştir. Neden? Herhangi bir dinî grup diğer dinî grupların üzerine tahakküm etmesinler diye. Kur’an ilk muhataplarına “Peygambere ‘çobanımız’ demeyin” diyor. Burada Nebi’ye “Sen çoban değilsin, arkandakiler de sürü değil” demek istiyor. Yine “Firavun toplumunu ahmaklaştırdı” diyor. Bu Kur’an’ın yönetilenleri sürüleştiren cahili yönetim tarzlarına karşı devrimidir. Kur’an’a yapılan karşıdevrim ile bu tam tersine çevrildi. O gün bu gündür İslam adına yönettiği iddiasında olanlar yönettikleri kitleleri sürüleştirmek için birbiriyle yarışmıştır. Bu coğrafyada yönetme pratiği budur. Rejimin veya yönetenin adları farklı farklı olabilir, fakat sürüleştirme hiç değişmez. Başa dönecek olursak: Allah Rasulü istese yönetimini kurumsal bir devlet kimliğine büründüremez miydi? Ama yapmadı.” /ocakmedya.com

Peşinen şunu söylemek isterim ki; Seküler bir bakış açısıyla bakıldığında, elbette ki insani olan/insani payda, bizdeki insan tanımıyla batıdaki human formu aynı olmasa bile; eğer iyiye ve erdem'e yöneliş anlamında bir arayış söz konusu ise, elbette ki değerlidir. Yani burada değerli olan varılan nokta değil; niyet ve arayıştır ancak bilinçli bir sekülerizm uygulaması ile yakalanan özgürlükçü, bireyci ve hukuku üstün tutan bir anlayış dahi olsa; bu, insanı yönetim ve devlet yapısı veya devlet biçimi, asla İslami birdevletin veya bir yönetimin yerini tutamaz çünkü İslami açıdan takip edilecek yolu ve hedefi Allah belirlemiştir: Allah'ın insan için ve tüm mahlukat için çizdiği projenin gerçekleştirilmesi sürecinde bulunma, başka bir deyişle Allah'ın rızasını kazanmak.

İslamcılık iddiasında bulunan, İslam’ı kullanarak fayda elde eden ve savrulan veya kötü örneklik sergileyen hatta yaptıklarıyla İslam’a ve müslümanlara büyük zarar vermelerine rağmen, İslam/İslamcılık ölmeyecek ve değer kaybetmeyecektir. Yaşananların nedeni İslamcılık değildir. İslamcılığı temsil ettiklerini iddia erek, İslam düşmanlarının projelerini coğrafyamızda uygulamaya koyulan, onlara hizmet eden ve ılımlı/Siyonist/modern/seküler/tarihselci yaklaşımlarla İslam’a zarar verildi diye İslamcılığı suçlamanın doğru olmadığını belirtmek isterim.

İslam’ın sadece bir devlet/yönetim şekli belirlemediği fikrini de zararlı ve tehlikeli buluyorum. İslam, her şeyi belirler. İçimizi, dışımızı, zihnimizi, aklımızı, tefekkür tarzımızı, göğün ve yerin işlerini belirler ve tüm olup bitene müdahildir…

Bahsedilen; ‘hakikat, liyakat, adalet, merhamet, müşavere’ ilkeleri, İslam’ın onlara yüklediği anlamlar esas alınmak şartıyla, önemli, değerli ve gerekli ilkelerdir ve sadece devlet yönetimde değil; hayatın tüm alanlarında uygulanması gereklidir.

Ancak bu ilkeler, bir devleti İslami yapmaya yeterli değildir.

Bir devleti İslami yapan; yeryüzünün, Allah’ın hükümleriyle buluşturulmasıdır. Allah’ın yeryüzü hakimiyetinin insanlar eliyle gerçekleştirilmesidir. Bu konuda seküler yaklaşımlara sapmak ya da yumuşamak İslam’a ihanet olur. Sayın Mustafa İslamoğlu Hocamızın, bu yaklaşımı kabullendiğini iddia etmiyorum. Bu konularda da herkesten daha fazla bilgi sahibi olduğu da malumumuzdur. Bu yüzden, söylenenleri, Mustafa İslamoğlu söyleyince; dinlemeye, anlamaya, yanlış anlamamaya çalışmaya ve eleştirmeye daha fazla önem verme gereği hasıl olmaktadır.

İlmi anlamda, Hocamızın bulunduğu mevki toplumumuzun malumudur. Yanlış anlama ve toplumda yanlış algıların oluşmaması için de her müslüman sorumluluk hissetmelidir. Yoksa bilgiçlik taslayarak olaylara yaklaşma biçimi de sağlıksızdır elbet ve bundan kaçınılmalıdır. Bu konuyu gündeme getirmede ki maksadım da, özellikle Mustafa İslamoğlu’nun görüşlerini daha net açıklaması gereğine dikkat çekmek ve İslamcılar/Müslümanların da bu konuda kendi fikirlerini beyan etmelerinin gerekli olabileceğini hatırlatmaktır.

Mustafa İslamoğlu’nun bu söyleşisinde kastettikleriyle bir açıklamada bulunmasını umuyor ve aziz İslam’a layık kullar olmamızı Rabbimden diliyorum.

Selam ve dua ile.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner8

banner6