Din, Allah’ın peygamberleri aracılığıyla yeryüzünde hükümran kılmak istediği düzeninin adıdır. Kur’an’da, dinin Allah katında İslam olduğu bildirilmiştir. İnsanlık tarihi boyunca çeşitli adlar altında din diye nitelenen sistemlerin, inançların ortaya çıktığı bilinmektedir. Her birinde birbirlerine benzerlik gösteren ibadetler, ahlak anlayışları ve insanlarla ilişkileri düzenleyen programları bulunmaktadır. Ancak İslam’ı hepsinden ayıran, yalnız İslam’a özgü unsurlar vardır.

            İslam’ı diğer sistem ve düzenlerden ayıran bu unsurlar, “Başkasını düşünmek, kimsesizlere sahip çıkmak, hakkaniyeti üstün tutan bir hukuk anlayışı ve söz ve yaşayışıyla güven vermek” şeklinde özetlenebilir. Ayet ve hadislerin çoğunluğu bu mesajları içermektedir. “Kendi için istediğini kardeşi için de istemedikçe iman etmiş olmaz!” hadis-i şerifi, başkasını da kendisi kadar düşünmeyi emretmektedir. Buna göre, fakir ve yetimleri koruyup kollamak, kendini üstün tutmamak, ırkçılığı reddetmek bu prensibin kapsamı içindedir.

            İslam dışındaki din mensuplarının en fazla hayret ettiği prensip budur. Çünkü çalışıp emeğiyle kazanan Müslüman, hiç tanımadığı, alakası bile olmayan muhtaç kimseye gidip “Al kardeşim bu senin hakkındır” diyerek zekâtını vermektedir. Bunda minnet etmek de yoktur, çünkü Allah’ın emriyle vermektedir. En küçük bir minnet meyli bile gösterse, “Sadakalarınızı minnet ve eziyetle iptal ettirmeyin”(Bakara,264.) ayetinin tehdidine maruz kalır. Müslüman zengin, elde ettiği tüm serveti Allah’ın bağışladığına ve yine o serveti veren Allah’ın, fakir kardeşine belli bir miktarını vermesini emrettiğine inanır. Zariyat Suresinin 19. Ayetinde zenginlerin mallarından verdikleri zekâtın bir hak olduğu şöyle belirtilmiştir: “Mallarında isteyen ve mahrum olanlar için bir hak vardır”

            İslam’ın diğer ayırıcı bir özelliği de haklıyı güçlü tutma anlayışıdır. Yani İslam’a göre hak güçlü olmakta değil, güçlü olmak haklı olmaktadır. Mutlak adil olan Allah’ın isimlerinden biri “Hak”tır. Bu itibarla en kapsamlı ve gerçekçi olarak hakkı gözeten Allah’ın dini olan İslam’dır. Oysa diğer düzenlerden en adil olanları dahi kendi oluşturdukları hassasiyetleri gözetirler. Bununla ilgili çok ayet vardır. Örnek olarak Nisa suresinin 135. Ayetinin mealini verelim: “Ey iman edenler, kendiniz, anne-babanız ve yakınlarınız aleyhine bile olsa, Allah için tanıklar olarak adaleti ayakta tutun.”  Peygamber (ASV)’ın bu ayetin emri doğrultusunda, “Vallahi kızım Fatıma da hırsızlık yapsa ellerini keserim!” buyurarak hukuk karşısında herkesin eşit olduğuna vurgu yapmıştır. (Buhari, Enbiya,11; Müslim, Hudud, 8-11)

            En önemli özelliklerden biri de güvenilir olmaktır. Peygamber (ASV) tüm hayatı boyunca bu vasfıyla meşhur olmuştur. Tarih boyunca düşmanlarının bile kendisine güvendiği ikinci bir lider görülmemiştir. Onun dini, tüm mensuplarının da böyle olmasını istemektedir. Hicret edeceği sırada, kendisine suikast düzenleyenlerin emanetlerini Hz. Ali aracılığıyla iade etmesi, İslam’ın temel ilkesi olan “güvenli olmanın” sonucudur. Bütün beşerin vicdanı bu güvenirlik karşısında hayretinden dilini yutmuştur. O mübarek zatın hayatı bu gibi güven verici vasfını gösteren hatıralarla doludur.

            Aslında getirdiği sistemin doğruluğunu ve vicdanı olan herkesçe makbul ve üstün olduğunu gösteren temel unsur güvenirliktir. Her nevi insanın kendisine güvenmesini sağlayan tutumu, dininin yüceliğinin en büyük ispatıdır. Güven veren doğruluktur. Bu nedenle İslam’ın mayası “doğruluk”tur. Kavmini toplayarak Safa tepesine çıkıp “Bu dağın ardında size saldırmak için hazır bekleyen bir düşman ordusu bulunduğunu size söylesem inanır mısınız?” diye seslenince, vicdanıyla konuşan herkes “Evet, inanırız!” demişlerdir. Çünkü o doğruluğuyla herkesin gönlünü kazanmıştı. Herkes ona güveniyordu.

            Çok kısa bir sürede gerçekleştirdiği başarılar, sosyologların çözüm bulamadıkları ölçüde ele geçirdiği gönüller, bu doğruluk ve güvenin sonucundan başka bir şey değildir.

Unutulmamalıdır ki güvenli olmanın da, hakkaniyetin de, merhametin de kısacası tüm güzelliklerin kökü doğruluktur. Güvensizlik, kalleşlik, zulüm ve merhametsizlik gibi bütün kötü vasıfların kökü de yalancılıktır. Örneğin, hukuktaki doğruluk adalettir; ticaretteki doğruluk hakkaniyettir; insan haklarında doğruluk sevgi, kardeşlik ve merhamettir. Ama buna karşılık hukuktaki yalancılık zulüm ve kalleşliktir; ticaretteki yalancılık, sahtekârlıktır; inançta yalancılık münafıklıktır, insan haklarındaki yalancılık, savaşların ve diğer birçok haksızlıkların kaynağıdır. Kısacası İslam doğruluk üzerine kuruludur, küfür yalancılıktan doğmuştur.

Fatiha suresinde gerçek adaletin ortaya çıkacağı ahiret günü, “din günü” kavramı ile ifade edilmiştir. Bu kavram, dinin, gerçek adaleti te’sis için geldiğini, dinin ana amaçlarından birinin adalet olduğunu göstermektedir. Maun suresinde de yetimlere, kimsesizlere sahip çıkmak yerine onları tartaklayanlar ve yoksulu doyurmaya yanaşmayan benciller “dini yalanlayan” kavramıyla teşhir edilmişlerdir. Allah, bu iki vasfı din olarak niteleyerek, dinin ana unsurlarının, kimsesizlere sahip çıkmak ve yoksulların haklarına riayet etmek olduğunu beyan etmiş olmaktadır.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.