“Daha çok dünya elde etmek için yarışırken gaflete düştünüz. Ta ki (aynı gaflet içindeyken) kabir kenarına vardınız. Kesinlikle hayır! Yakında bileceksiniz. Sonra (iyi dinleyin), kesinlikli hayır! Çok yakında bileceksiniz. Hayır! Eğer (bu davranışınızın sonucu hakkında) yakin bilgiye ilim sahibi olsaydınız (böyle davranmazdınız). Siz Cehennem ’i mutlaka göreceksiniz. Sonra (iyi dinleyin)! Siz onu yakinen göreceksiniz. Sonra o gün, sahip olduğunuz nimetler hakkında muhakkak sorgulanacaksınız.” (Tekasür/1’den 8,nci ayete kadar)

                              Evet, “Yaşadıkları dönem, yetki ve etkinin tümüyle, Militarizm ’in bekçiliğini yapan egemen güçlerin ellerinde lastik gibi her tarafa çekildiği, karanlık ve çetrefilli bir dönemdi. Baskı politikalarının haddi hesabı yoktu, ama onlar; olup biten tüm olumsuzluklara rağmen, gönül verdikleri bir davaları, ülküleri ve vaz geçemez bir sevdaları, aşkları vardı. Ağlayanlarla ağlar, düşenlerin ellerinden tutar, dertlinin derdine derman olmak için çırpınır durur, karanlıkta kalanlar için ışık olmaya çalışır, aç ve açıkta olanları tespit edip; kimine aş, kimine de iş bulmak için gece gündüz koşuştururlardı…

                              Zira onlar, yirmi birinci asrın birer nadide çiçekleri; İslam davasına gönülden bağlanan/bağlanmışolan yiğitlerdi!... Tek dertleri vardı, ortak çabaları, hüzün ve kederleriyle birbirlerine bir kör düğüm misali bağlanmışlardı ki, çözülmemek üzere!... Her gece toplandıklarımütevazı mekânlarında, mütalaa ettikleri ödevleri, yarına/yarınlara dair düşleri; projeleri, plan ve hayalleri vardı… Yolun uzun, yükün ağır, düşmanın çok ve acımasız, fakat zamanın da az olduğunun bilinç ve şuurundaydılar… Fakat Sonra…? Sonra bir dönem geldi! Modern, Seküler, Liberal ve insanı yutup kendi içinde kaybeden Avrupa-i eksenli kaygan/kaydıran ve insanın dünyalıkla sınandığı bir dönem…

                              Teknoloji günden güne, yeni yeni buluşlarla fertlerin, ailelerin ve toplumların hayatına girip onları uyutmaya namzet bir vazifeli edasıyla; durmadan hamle üstüne hamle yapıyordu… Derken… Bizimkiler, merhale merhale atalete ram; yeni çizilen çıkmaz yollarda, nihayetlerinin hesabını yapmadan ve arkalarına bakmadan devam ettiler!... Para, pul, makam, mevki, kariyer, kadın, şöhret derken; kimisi müteahhit, kimisi iş adamı, kimisi de politikaya soyunup, geçmişte savundukları ideallerinden yavaş yavaş uzaklaşmaya başladılar… Uzaklaşmak ne demek, adeta birer firari gibi firar ettiler!

                              Yeni çevreler, yeni arkadaş-lık-lar, yeni akranlar, yeni mekânlar ve yeni ortamlar edinmeye başladılar… Öyle ki, neredeyse mazideki tüm kazanımlarını; kaybeder hale geldiler ama, yolcusu oldukları meçhul yolu savunup kendilerini avutmaya bıraktılar! Gittikçe dünyalık kazanıp zengin oldular, lüks otomobillere bindiler, göğe uzanan sitelerde ikamet etmeye başladılar; öyle bir halin içine düşüp erdiler ki, çocukluklarının geçtiği mahalle, semt ve insanlarını beğenmez,dudak büker ve onları geri kalmışlıkla itham eder oldular.

                              Ön yargılarla, Liberal bir dil ve üslup kullanarak, yeni imajlarıyla gezip tozmaya başladılar. Önce mekruhtur önemi yoktur demekle, dini ve vicdani hassasiyetlerini kaybettiler, akabinde ise yeni yol arkadaşlarının etkisinde kalmakla elde avuçta ne kadar kazanımları varsa, hepsini bir bir yitirdiler. Hal böyle olunca da, Kiminin aile düzeni bozuldu, kimi eşi ve çocuklarıyla problemli hale geldi, kimisi de kuytu işlere namzet olmakla yalnızlaştılar… Evet, gençliklerinde temiz ve naif olan söz konusu zümre; otuz yılda kazandıklarını, beş on yıl içerisinde kaybedip eridiler… Eridiler ve eridiklerini bir türlü kabullenemediler.

                               Zira onlar, edindikleri yeni çevrelerinin etkisinden yakalarını artık kurtaramıyorlardı. Çünkü birlikte çıkmışlardı bu yeni (!) yola, kim bilir belki de beraber birçok nahoş işlere bulaşmış olmuşlardı da ondan. Zaaf sahibi olmuş, kararsızlık ve tutarsızlık bir hastalık gibi yapışmıştı onların yakalarına… Artık daha modern kelimeler kullanıyor, ve toplumda yeni bir eda sergiliyorlardı kendilerince… Onlar zannediyorlardı ki, edindikleri bu yeni çevrelerinin sayesinde; değer kazanmışlardı? Hayır, tam tersine, zira onlar kadim olan tüm kazanımlarından feragat etmekle aslında; güzellik ve erdemlik adına ne varsa tüm meziyetlerini kaybettiklerinin farkında değillerdi.

                Eskiden oturdukları çevrenin İnsanlarından, koyunun kurttan kaçtığı gibi kaçıyorlardı! Hâlbuki kaçtıkça batıyor, battıkça da yalnızlaşıyor ve günden güne eriyorlardı… Artık Üç beş menfaatperestten başka kimsecikler kalmamıştı etraflarında. Evet, Kimse onları eskisi gibi pohpohlamıyor, alkışlamıyor ve iltifat etmiyordu. Tek kelimeyle, onlar değer yargılarının çoğunu; kazanımlarının da nerdeyse tümünü kaybedip manen iflas etmişlerdi… Rabbim! Bizi sabır, şükür, metanet ve sadakatten ayırma. (Bir dönemin gerçekliklerinde bir kesit) Selam ve dua ile.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Misafir 7 ay önce

ALLAH razı olsun tam da böyle olduk