UA-89691712-1

Yaşadığımız yerlerde bizi sömürenlere, köleleştirenlere, fakirleştirenlere;  hor ve hakir görüp aşağılayanlara; düzensizliğe, huzursuzluğa, anlaşılmamaya, kısaca tüm bu olumsuzluklara sesimizi çıkarmıyorsak, ‘ya sabır’ deyip faturayı daima kadere çıkarıyorsak, bu durum bizim köleleştirildiğimiz anlamına gelir.

           Olduğumuzdan her zaman başka türlü görünmek zorunda bırakılmışız, çünkü bizler, içeriği bizden olmayan bir kültür tarafından oluşturulmuş kavramlarla, yani içi boş cansız sözcüklerle düşünüyoruz. İçinde yaşadığımız kültürel yapı öyle işliyor ki, bırakalım kendi aklımızla düşünmeyi sanki bir senaryoda figüranlık yapıyoruz. Bir senaryo yazılmış, bizlere ait olmayan, bizler de gerçek sanıp oynuyoruz. Bizden önce yaşayanlarda aynı mantıkla oynamışlar.

           İnsan, kendisine ait olmayan bir yaşamda nasıl mutlu olsun ki? Oyunun senaristleri bu senaryoları insanları bir araya getirip güç devşirmek için yazdı. Tamamen çıkar için, sömürmek için… İşin garip tarafı bu tezgahı kuranlar da zaman içinde kurdukları tezgahın kölesi oldular.

           Aslında yerleşik düzene geçildiğinden itibaren bir sömürü çarkı var. İşin garip tarafı bu çarkın işleyişinde büyük bir çoğunluğun payı vardır.

           Kültürün, kültürel yapının köle yapamadığı insan yok. Fakat bizler suçluyu farklı ideolojilerde, farklı inanç ve yönelişlerde arıyoruz, birbirimize sürekli saldırıyoruz. Her birimiz zihnimizi kir paslardan temizlemediğimiz müddetçe adaletten ve doğruluktan bahsedemeyiz. Çünkü günlük yaşamımızda adil bir düzen yoksa doğruluktan dem vurmak ne kadar doğru. İlk önce huzuru yaşadığımız yerde tesis etmeliyiz ki adaletten ve düzenden konuşabilelim.

          Oysa bize ait olmayan bir düzende yaşıyoruz bu mevcut düzen kadını, erkeği ve maalesef diğer canlıları bile köleleştiren; bize ait olmayan aynı kültürel yapıdır. Bazı kesimler kapitalist yaşamın kölesi olup haddi hesabı olmayan israflar yaparak kendilerini tatmin etmeye çalışırlarken, bazı kesimler de yoksulluğun ve çaresizliğin girdabında yaşam savaşı veriyor, her gün güne mutsuz başlıyor. Oysa güne mutsuz başlayanlar her şeyden önce işlerinde verimli olamaz, asabi, gergin ve kırıcı olurlar. Hiçbir şeyden tat alamazlar. 

            

           Öncelikle işin özünü kavramalıyız. Toplumun her bir ferdi şunu düşünmek zorundadır. Ben kimim ve niçin yaratıldım? İnsanca yaşamam için özgür olmam gerekir.

           Temelde zihnin özgürlüğü sağlanmalıdır. Çünkü karanlıktan kurtuluş önce beyinde başlar. Önemli olan düşüncenin kendisi değil, düşünebilmektir. Düşünebilmek için önce düşünceyi ve aklı bütün esaretlerden kurtarmak lazım.  Düşünceler mutlak değildir, mevcut düşünceler arındırılmalı, gerçekçi olanlarla değiştirilmelidir.

Kant derki: “Bir sepette çürük elmalarla saf elmalar bir yerdeyse, çürük elmalar saf elmaları da bozar. O zaman bu elmaları nasıl birbirinden ayırabiliriz”?

Sonrada bilge Kant şu yanıtı verir: “Bunun için tek yol var sepeti tam olarak boşaltmalıyız.

Çürük elmaları yerde bırakıp saf elmaları yeniden sepete koymalıyız.”

Ve insan da kendi düşünce dünyasında böylesine bir devrim yapmadıkça başarıya ulaşamayacağı gibi hayatının hiçbir karesinde de mutlu olamaz.

          Yaşamdan alınanlar özgün değil, taklittir. Özgün bir hayat yaşamamız için kendimizin özgün olup olmadığının farkında olmalıyız. İşin özünü kavramalıyız. Her insan tek ve özgündür. Kainata baktığımızda biri diğerinin aynı olan hiçbir şey göremeyiz.

Ezber bozmak için yanlış ezberlediklerimizden vazgeçmeliyiz ve belli bir kalıba konulduğumuzu tespit edip o kalıplardan çıkmalıyız.

          Arı, duru bir düşünceyle kendi içimizdeki beni tanıyıp ona göre hareket edebilmemiz için önce şöyle bir kaç soru sorabiliriz kendimize.  Biz öz benliğimiz ile mi hareket ediyoruz, yoksa toplumun, ya da bize ait olmayan kültürün koşullandırdığı şekilde mi hareket ediyoruz?

Bizler bir kültürün içine doğuyoruz. Doğduğumuz andan itibaren koşullandırılıyoruz. Önce kundaklanırız annemiz tarafından, annemizin ninnileriyle büyürüz. Sonra baba ve yakın çevrenin iyi dediklerini iyi kötü dediklerini kötü biliriz ve kültürün birer temsilcileri olarak bizleri koşullandırırlar, daha sonra öğretmenler… Velhasıl bu kültürün sorumlu bireyleri bizi monoton bir kalıba sokarlar.

          Bizler içeriği kültür tarafından oluşturulmuş kavramlarla düşünüyoruz. İçi boş cansız sözcükler. Bu cansız sözcükler tüm hücrelerimize egemen olmuş, benliğimizi kontrol altına almış durumdalar ve bu kelimelerin kölesiyiz… Mesela Türkiye’de doğdum, dilim Türkçe, dinim İslam, mezhebim Hanefi, ahlak anlayışım Arabî… Fransa’da doğsak, Fransızca konuşur büyük ihtimalle Katolik oluruz, yani Fransız kültürünün temsilcisi oluruz...

O zaman soralım: Kim düşünüyor?  Yapacağımız işleri, atacağımız adımları hayata dair her ne varsa kim belirliyor.

          Kişiliğimizi kültürel ortam oluşturuyor, tabi olduğumuz kavramlarla yaşıyoruz. Oysa insan başkasının aklının kölesi değil, kendi aklının efendisidir. Aklımızı, fikrimizi her tür dogmadan arındırmalıyız.  Ezber bozmak için mevcut ezberlediklerimizden vazgeçmeliyiz,  ki buna zihin temizliği de diyebiliriz.

          ''Nefsini bilen Rabb’ini bilir.'' Nefsini bilmek kendini bilmektir. Kendini bilmek kültürel bütün koşullanmalardan kurtulmak demektir. Bizleri koşullayan, kültürün oluşturduğu bilgilerdir. Hz. Ali şöyle diyor ''Allah'ın perdesi bilgidir.''

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.