ALLAHÜ TEÂLÂ’YA KARŞI ŞÜKÜR BORCU

 

Muhterem Kardeşlerim…

“Şükür nedir ve insan, Allahü Teâlâ’ya karşı lazım olan şükür borcunu nasıl ve ne şekilde yapmalıdır?” konusunda İslam Alimlerinin bildirdiklerini hatırlatalım…

Efendim;

Allahü Teâlâ’ya şükretmek, Onun dinini kabul etmek ve İslâmiyet’in ahkamını, bildirdiği hükümleri yapmak, yerine getirmek demektir. Hamd, bütün nimetleri Allahü Teâlâ’nın yaratıp gönderdiğine inanmak ve söylemek demektir. Şükür; bütün nimetleri İslâmiyet’e uygun olarak kullanmaktır. İslâm Âlimlerinden bazısı şükrü, Allahü Teâlâ’nın varlığını düşünmek; bazısı nimetlerin Ondan geldiğini anlamalı ve dil ile hamd ve sena etmeli; bazısı, Onun emirlerini yapmak, haramlarından sakınmak; bir kısmı da, insan önce kendini temizlemeli, böylece, Allahü Teâlâ’ya yaklaşmalı ve bazısı da, insanları irşad etmeli, doğru, salih olmalarına çalışmalı diye tarif etmişlerdir.

 Sonra gelen İslâm Alimleri de buyuruyor ki:

“İnsanın Allahü Teâlâ’ya karşı vazifesi üçe ayrılır:

Birincisi, bedeni ile yapacağı işlerdir ki, namaz, oruç gibi.

İkincisi, ruhu ile yapacağı vazifedir ki, doğru itikat etmek, Ehl-i Sünnet Âlimlerinin bildirdikleri gibi iman etmek, inanmak.

Üçüncüsü, insanlara adalet yapmakla, Allahü Teâlâ’ya yaklaşmaktır. Bu da, emaneti muhafaza, insanlara nasihat etmek, evvela İslâmiyet’i öğretmekle olur.”

 Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, ibadet üçe ayrılır:

Doğru itikat, doğru söz ve doğru iş. Bunlardan son ikisinde, açık olarak emredilmemiş olanlar, zamana ve şartlara göre değişir. Allahü Teâlâ, Peygamberleri vasıtası ile değiştirir. İbadetleri, insanlar değiştiremez. Peygamberler ve bu Peygamberlerin vârisleri olan, Ehl-i Sünnet Mezhebinin Âlimleri, ibadetlerin çeşitlerini ve nasıl yapılacaklarını ayrı ayrı bildirmişlerdir. Herkesin bunları öğrenmesi ve ona göre hareket etmesi lazımdır. Kısacası, doğru itikat, doğru söz ve Amel-i Salih, birinci vazifedir.

 Bütün İslâm Âlimleri ve tasavvuf büyükleri buyurdular ki:

“İnsana vacib olan birinci vazife, iman, amel ve ihlas sahibi olmaktır. Dünya ve ahiret saadetleri, ancak bu üçüne kavuşmakla elde edilir. Amel, kalp ile ve dil ile, yani söz ile ve beden ile yapılacak işler demektir. Kalbin işleri, ahlaktır. İhlas, amelini yani bütün işlerini, ibadetlerini, yalnız Allahü Teâlâ’nın rızasına, sevgisine kavuşmak için yapmak demektir.”

 İnsanların Allahü Teâlâ’ya karşı, kalp, dil ve beden ile yapmaları ve inanmaları lazım olan şükür borcu, kulluk vazifeleri, Allahü Teâlâ tarafından bildirilmiş ve O’nun sevgili Peygamberi tarafından ortaya konmuştur. Allahü Teâlâ’nın gösterdiği ve emrettiği kulluk vazifelerine İslâmiyet denir. Allahü Teâlâ’ya şükür, Onun Peygamberinin getirdiği yola uymakla olur. Bu yola uymayan, bunun dışında kalan hiçbir şükrü, hiçbir ibadeti, Allahü Teâlâ kabul etmez, beğenmez. Çünkü, insanların, iyi, güzel sandıkları çok şey vardır ki, İslâmiyet, bunları beğenmemekte, çirkin olduklarını bildirmektedir. Aklı olan kimselerin, Allahü Teâlâ’ya şükretmek için, Muhammed aleyhisselama uymaları lazımdır.

 Havadaki azot ve oksijen de nimettir

 İnsan, rahat nefes alıp verdiği için, bu nimete de şükretmelidir.

Çünkü; Yüz litre havada, 78 litre azot, 21 litre oksijen, bir litre argon gibi necib gazlar ve 0,03 litre karbondioksid gazı bulunur. Hava, bu gazların karışımıdır. Havada gaz halinde bulunan azot, yumurta akı, ekmek, et gibi cisimlerin yapı maddesidir. Böyle azottan yapılmış maddelere Protein diyoruz. Proteinler, aminoasidlerin peptidleşmesinden hasıl olan polipeptid yapısındadır. Bunlar, protoplazmanın yapı taşı olduğundan, proteinsiz, yani azotsuz yaşanmaz. Yalnız yağ, şeker, nişasta gibi azotsuz gıdalarla beslenen bir hayvan, yaşayamaz. İnsan, her gün gıdalardan 8 gram azot almak mecburiyetindedir. Lakin ne insan ve ne de hayvan ve ne de bitkiler, havadaki azotu alamıyoruz. Zira, azot moleküllerindeki ikişer atom, birbiri ile kuvvetli bağlı olup, kolay ayrılmıyor.

 Havada oksijen bulunmasaydı veya oksijen miktarı yüzde 21 den az veya çok olsaydı, zararlı olur, hiçbir canlı nefes alamaz, yaşayamazdı. Yer yüzünde hiçbir insan, hayvan, bitki bulunmazdı. Yağmurlu, karlı ve fırtınalı havalarda oksijen miktarı hiç değişmiyor. Allahü Teâlâ değişmekten muhafaza ediyor. Allahü Teâlâ, insanlara büyük nimet olarak, Peygamberleri gönderip imanı bildirdi. Havadaki oksijen miktarını yüzde 21 olarak sabit tutuyor. Bu nimetlerin kıymetlerini anlamalı, her nefeste şükretmelidir. Görmek, işitmek ve söylemek nimetlerinin kıymetlerini de düşünmelidir. Bu nimetler için, gece gündüz durmadan hamdedilse karşılık yapılabilir mi? Lazım olan hamd ve şükür yapılmadığı için, bunları geri alıyor mu? Almıyor, affediyor. Hamd ve şükür etmeyenlerin, hatta inkar edenlerin, dünya nimetleri içinde, rahat ve mesut yaşadıkları, bazı sevilmişlerin de sıkıntılar çektikleri görünüyor. İmâm-ı A'zam hazretlerinin zindanda işkence yapılarak öldürülmesi ve İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin üç oğlunun bir günde vefat etmeleri böyledir. Bunlar bizi aldatmasın! Çünkü, Allahü Teâlâ’nın af ve sabır sıfatları, diğer sıfatları gibi sonsuzdur. Bizim gibi cahiller, böyle af ve merhamet sahibi Rabbimize karşı kusurlarımızı bilmeli, Ona karşı şükürde hiç kusur yapmamalı, emirlerine ve yasaklarına, yani İslâmiyet’e bütün gayretimiz ile sarılmalıyız.

 Aynı anlama gelse de, “Çok şükür Elhamdülillah” demenin de hiç mahzuru olmaz, aksine iyi olur.

Şükürle hamd arasında fark vardır:

Hamd, bütün nimetleri Allahü Teâlâ’nın yarattığına ve gönderdiğine inanıp söylemek demektir. Şükür, bütün nimetleri İslamiyet'e uygun olarak kullanmak demektir. Yani hamd dille, şükür bedenle yapılır.

Bir örnek verelim:

Sağlıklı bir kimse, “Elhamdülillah sağlığım yerindedir” derse hamd etmiş olur. Sağlığını dinin emrine uymakta kullanırsa şükretmiş olur. Sağlığını günah işlemekte yıpratırsa, şükretmemiş, nankörlük etmiş olur.

 Şükürle hamd etmenin farklı bir tarifi daha vardır. Bu konuda İmam-ı Rabbanî hazretleri buyuruyor ki:

Hamd etmek, şükretmekten daha kıymetlidir. Çünkü şükretmekte nimetleri göz önündedir. Hamd ederken nimetleri de, elemleri de sevilmektedir. Allahü Teâlâ’nın verdiği elemler, nimetler gibi güzeldir. Hamd devamlıdır. Nimet zamanında da, sıkıntılı hâllerde de hamd edilir. Şükürse nimet zamanlarında olur, nimet kalmayınca, ihsan bitince şükür de kalmaz. (2/33)

Demek ki, şükür sadece nimet verildiği zaman oluyor. Hamd ise, nimet de olsa, sıkıntı da olsa Allahü teâlâdan geldiği için onu memnuniyetle karşılamaktır.

 Yine İmam-ı Rabbanî hazretleri buyuruyor ki:

“Hadis-i Şerifte, ‘Allahümme mâ esbaha bi min nimetin ev bi-ehadin min halkıke, fe minke vahdeke, lâ şerike leke, fe lekel hamdü ve lekeşşükür’ duasını sabah okuyan, gündüzün, gece okuyan da, o gecenin şükrünü ifa etmiş olur” buyurulmuştur. (Mektubat-ı Rabbani 3/17)

 Bu duada da, “Sana hamd ve şükrediyoruz” deniyor. Hamd ve şükür aynı mânada olsaydı beraber kullanılmazdı. İkisi yakın mânada bile olsa, “Çok şükür Elhamdülillah” demenin hiç mahzuru olmaz.

 Allahu Teâlâ cümlemizi Kendisine layık Kul, Habibine layık Ümmet eylesin. (Amin)

 

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Müslüm ABACIOĞLU - Mesaj Gönder

# nefes

göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Gazete İpekyol Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Gazete İpekyol hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Gazete İpekyol editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Gazete İpekyol değil haberi geçen ajanstır.