Sosyal hayatımız içerisinde misafir ağırlama önemli bir yer tutar. Zira misafire yiyecek ve içecek ikramında bulunmak İslami bir davranıştır. Misafir ağırlamak, misafire ikramda bulunmak,  aynı zamanda güzel ahlâkın da çok önemli bir bölümüdür. Ebû Hüreyre (r.a.) den rivayet edildiğine göre Hz. Muhammed(a.s.v.) şöyle buyurdu:

“Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimse misafirine ikram etsin. Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimse akrabasına iyilik etsin. Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimse ya faydalı söz söylesin veya sussun!” (Buhârî, Edeb 31,  Müslim, Îmân 74)

Misafir olunan evde her ne ikram edilirse en üst düzeyde değer görmelidir. Kişinin sağlık problemi, diyet gibi bir engeli yok ise, İkram edilen yiyecek veya içecek her ne ise aynen kabul edilmeli ve az da olsa mutlaka yemeye çalışmalıdır. Öyle ki hal ve hareketi tutum ve davranışı ile “çok güzel olmuştu” diyecek bir tutum içinde olmalıdır. Zira o ikramlar misafir edilen kişilerin onuruna yapılmış olduğu asla unutulmamalıdır. Bir evde veya iş yerinde ikram edilen bir yiyecek veya içecek maddesini reddetmek veya kabul etmek, kişinin sosyal olgunluğu ile alakalıdır diye düşünüyorum.

Lezzet izafi bir kavram olup kişilerin lezzet anlayışı farklı boyutlarda olabilir. Dolayısıyla yapılan bir yemekten aynı sofrada bulunan insanlardan bazıları en üst düzeyde lezzet alırken başkaları aynı durumda olmayabilir. Bu durumda yiyeceklerin hazırlanmasında emek vermiş kişiye teşekkür edebilmek için engel bir durum yoktur. Bazı insanlar yapılan yemeklerde kusur aramayı bir maharet zanneder. Yapılan yemek, yiyecek ne olursa olsun bir kusur bulurlar. Ya da “ben daha iyisini yapardım” gibi yapanın emeğini küçümseyerek, samimiyetin azalması ve soğuk bir havanın esmesi gibi sıkıntılı bir durumun ortaya çıkmasına yol açarlar. Hazırlanan yiyecek nasıl ve ne şekilde olursa olsun beğenmemek küfran-ı nimet olarak tanımlanabilir. Hz. Muhammed (a.s.)Özellikle misafir olduğu sırada, kendisine ikram edilen yemeklerden dolayı, ev sahibinin gönlünü hoş tuttuğu ve ikram edilen yemekleri “son derece sevdiğini söylediği” rivayet edilmektedir.

Zaman zaman bazı insanların “hamur kalmış, çok yağlı olmuş, ekşisi azdı tuzlusu fazlaydı” Gibi bahanelerle kendilerine ikram edilen bir yiyecek maddesini bir lokma aldıktan sonra bıraktığını veya evirip çevirip ikram tabağını berbat bir şekilde bıraktıklarını görürüz. Hatta İkram edilen bir çayı dahi yarım bırakıp içmediklerini görürüz. Ev sahibinden bir bardak değil de yarım bardak su isteyenleri bile görürüz. Her şey bir yana insanın aklına ister istemez şu gelir:

 “Eğer kişi susamış ise bir bardak içer. Ev sahibinden Yarım bardak su isteyip onun da bir yudumunu bardakta bırakmak susamışlık değil, olsa olsa edepsizliktir”

Geçenlerde bir sohbet meclisinde sohbet arasında ev sahibi çay ikramında bulundu. Mecliste bulunan arkadaşlardan biri “çok demli olmuş” diyerek çayı tekrar “biraz açık yapılması” amacı ile geri gönderdi. Gelen “açılmış” çayı “biraz daha açık olsa iyi olur” diye tekrar gönderdi. İkinci defa “açılıp gelen” çayı nihayet içmeye başladı. Bir arkadaşın “Yerli çay çok güzelmiş” sözü üzerine iki defa çayı açılıp gelen zat. “Bu çay yerlimiymiş? Ben kaçak çay olmasa içmemem” diyerek çayı bıraktı. Bu olay üzerine aklıma bir padişah hikâyesi geldi. Gerçi o mecliste bunu anlatamadım ama okuyucularımla paylaşmak istedim.

Zamanın birinde bir padişah tebdil-i kıyafet ile normal bir köylü gibi giyinip ülkesini ne oluyor ne bitiyor yerinde görmek üzere gezmeye başlamış. Epey bir yol kat ettikten sonra bir yolun kenarında bulunan ve de her halinden yoksul birine ait olduğu belli olan bir evin kapısını çalmış. Hane sahibi kapıyı açıp gelen misafiri buyur etmiş içeri. Misafir her ne kadar tebdil-i kıyafet içinde ise de ev sahibi zat onun oturuşundan konuşmasından ve de simasından padişah olduğu anlamış. O nu en iyi şekilde ağırlamak üzere de sahip olduğu tek kuzuyu kesmiş, pişirip padişaha ikram etmiş. Bunun üzerine padişah, “Neden benim için kuzuyu kestin?”  diye sorunca, ev sahibi Padişaha yaklaşıp destekli bir şekilde bir tokat atmış. Tokatın şaşkınlığı içinde olan padişaha dönerek de  “ev sahibinin işine karışılmaz” demiş.
Padişah buna çok sinirlenmiş ama iyi kalpli biri olduğu için ev sahibine bir şey yapmamış.

Padişah saraya vardığında “ben bu durumda nasıl davranmalıyım? Ne yapıp edip bana tokat atan adamdan intikamımı almalıyım” diye düşünmüş. Bir çare bulamayınca da durumu Sadrazama anlatmaya karar vermiş. Bu hadiseyi dinleyen Sadrazam demiş ki:  “Efendim, size tokat atan bu zatı yemeğe davet edelim. Yemek bittikten sonrada siz tabakları kırarsınız bunun üzerine o da mutlaka “ne yapıyorsunuz” der. Siz de ev sahibinin işine karışılmaz diyip ona tokat atarsınız.
                Padişah bu fikri sevmiş ve kendisine tokat atan yoksul adamı saraya yemeğe davet etmiş. Adam da bu daveti kabul etmiş ve saraya gelmiş. Bir güzel yemeğini de yemiş. Yemek bittikten sonra padişah tabakları kırmaya başlamış. Adam hiç ses çıkarmayıp tebessüm ederek de padişahın tabakları kırmasını seyrediyormuş. Bunun üzerine Sadrazam dayanamayarak demiş ki:

 “Padişahım yeter hepsini kırdınız. Bu tabaklar rahmetli pederinizin hatıralarıydı yazık oldu.” Deyince Sarayın misafiri olan adam yerinden kalkmış ve “Ev sahibini işine karışılmaz. Bunu öğrenmen lazım” diyerek sadrazama okkalı bir tokat atmış...

Afiyette kalın

samburek47@gmail.com

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner8

banner6