Uyanık İslam düşmanları, bin yıl kadar önce münafıkça çeşitli yollarla Müslümanlara şu tavsiyeyi yapmışlardır: “Siz dünyaya çalışmayın, dünya fena ve fanidir, siz ahirete çalışmak üzere sorumlu tutulmuşsunuz. Zikir ve ibadet edin, kâfirler size hizmet için yaratılmışlardır.” Münafık ve Yahudi kökenli bu fikir, daha sonraki dönemlerde de güçlenerek devam etti. Miladî 6. Yüzyıldan itibaren, Müslüman toplum içinde gerçek kimliği bilinmeyen ancak itibarlı statülerde yer alabilmiş münafıklarla işbirliği yaparak müsteşrik yahut bugünkü dille adı verilen ajanlar tarafından bu fikir daha da ileriye taşınmıştır.

Müslümanlardan sürekli yenilgi tadan hatta İstanbul gibi önemli merkezlerini kaybeden Batılılar, kaba kuvvetle galip gelemeyeceklerini anlayınca, kendilerince en seçkin elemanlarını “araştırmacı bilim adamı veya İslami ilimleri tahsil etme” maskesi altında Müslümanların içine göndererek içten çökertmeyi amaçladılar. Oryantalist de denen müsteşrikler, doğu medreselerinde tahsillerini tamamladıktan sonra Müslüman âlim kılıfına bürünerek ajanlığı sürdürmüş, kimisi de Avrupa’ya dönerek İslam’ın yayılmasını önleme adına iftira ve yanlış bilgilerle İslam’ı kötülemeye çalışmışlardır.

Ne yazık ki İslam düşmanlığı günümüzde toplumun önemli bir kesimi tarafından gerçek yüzleri tanınmayan din adamı kılığında ve Müslüman toplumu içinde  “sünnet ve hadis düşmanlığı” şeklinde sürdürülmektedir.

Elbette İslam düşmanlığı hiçbir surette İslam’a zarar veremez, ancak bu düşmanlığı yapanlar sadece kendilerine zarar vermiş ve ebedi hayatlarını karartmış olurlar. Çünkü Bediüzzaman tabiriyle, İslamiyet güneş gibidir, üflemekle sönmez; gündüz gibidir, göz yummakla gece olmaz. Gözünü kapayan yalnız kendine gece yapar. Ancak İslam düşmanlarının ve münafıkların söz konusu çabaları bilim ve teknikte geri kalmak şeklinde Müslüman topluma zarar vermiştir. Bunun da temel sebebi geçmişte Müslümanların yükselme sarhoşluğu tembellik hoşluğu içine girip “su uyur düşman uyumaz” atasözünü unutmaları ve sinsi düşmanların faaliyetlerini fark etmemeleridir. Bunun sonucu olarak Müslümanlar, dünya hâkimiyeti getiren bilim, teknoloji, silah ve ekonomi alanlarında düşmanlarının gerisinde kalmışlardır hatta onlara esir olmuşlardır.

Oysa Kur’an ve sünnet, Müslümanların her alanda düşmanlarından daha üstün durumda olmasını istemiştir. İman etmek, üstün olmak için yeterli bir sebeptir. “Üzülmeyin ve gevşemeyin, eğer mümin iseniz en üstün sizsiniz.” (Al-i İmran, 39) ayeti bunu ifade etmektedir. Ayette aynı zamanda en üstün olmanın yolunun da çaba ve gayrete gevşemeden devam etmek, üzülmemek ve ümitsizliğe düşmemek olduğunu söylemiştir.

Bilim ve teknoloji denilen şey, kâinatı kanunlarıyla öğrenme bilgisinin sonucudur. Kur’an-ı Kerim’de Yüce Yaratan kâinatı bütünüyle insan için yarattığını bildirerek, kâinatın sahibinin de Allah olduğunun altını çizmiştir. Bu anlatım, kâinata hükmedecek ve ondan azami istifade etme hakkı olanların, şeytanın kulları kâfirler değil, Allah’ın kulları müminler olmasını gerektirir. Fakat ne yazık ki realitede durum tersinedir.  Çünkü düşmanlarının gururlarını okşayıcı, gerçekte geri bıraktırıcı telkinleriyle ve tembelliğin kendilerine daha hoş görünmesiyle kevnî bilimlerden uzaklaşmışlar, kâinatın anahtarları konumundaki kanunlarını öğrenememişlerdir. Unutulmamalıdır ki insanın bilmediği şeyi elde etmesine ve ona hükmetmesine imkân yoktur.

En üzücü ve yanlış yönü şudur ki, teknolojinin unsurları olan matematik, fizik, kimya, biyoloji gibi kevni bilimlerden uzaklaşmada tembelliğe dini kılıf uydurulmuş olmasıdır. Söz konusu bu ilimler, “dünya ilimleri” denilerek aşağılanmış, “Bize fena ve fani olan dünya değil, ibadet ve zikir lazım” söylemi İslam toplumunun genelini etkisi altına almıştır. Vaktiyle kevni ilimlerde uzmanlaşmış, bu konuda eserler vermiş İbn Sina, Biruni, İbn Rüşd, Cabir bin Hayyan gibi âlimler yine bu telkinleri yapan düşmanlar tarafından, çeşitli ithamlarla karalamaya, toplum nezdinde itibarsızlaştırmaya tabi tutulmuşlar, tekfir edilmişlerdir.

Evet, bizler ahirete yönelik olarak yola konulmuşuz. İmtihana tabi tutulmuşuz ve ahreti kazanmakla emrolunmuşuz. Ancak ahretin dünyada kazanıldığı, dünyanın ahretin tarlası olduğu, esma-i hüsna’nın bu kâinatta cilveleri göründüğü unutulmamalıdır. Hayat kılavuzumuz olan Kur’an’ın sure isimlerine bakarsanız, kâinatı ön plana çıkardığını görürsünüz.  Ayetlerinin önemli bir kısmı da bununla ilgilidir. Yani Kur’an, kainatı okuyor. Örneğin, savm veya salât suresi yoktur ama Şems, Leyle, Necm, Kamer, Neml, ve Ankebut, Bakara gibi kevni isimler taşıyan sureler çoktur. Sadece sure isimleri bile dikkate alınsa, bu konuda yeterli bir mesaj alınabilir.

Dinin temel amaçlarında biri de dünyevi üstünlük elde ederek insanları etkilemek ve Hakka yöneltmektir.  Müşrikler nefret etseler de, dinini bütün dinlerden üstün kılmak için, Peygamberini, doğruluk rehberi Kuran ve gerçek dinle gönderen O'dur.” (Saff, 9) ayeti de bunu vurgular. Fetih suresinin 28. ayetinde de yine aynı üstünlük vurgusu yapılmıştır. “Bütün dinlerden üstün kılmak üzere, Peygamberini, doğruluk rehberi Kuran ve hak din ile gönderen O'dur. Şahit olarak Allah yeter.”

Şunu da unutmayalım ki, ekonomik, ilmi, teknolojik, siyasi ve askeri (silah) üstünlük olmaksızın bu dünyada dinini üstün kılmak, diğer bütün dinlere galebe etmek mümkün görünmüyor. Teknoloji ve silahı düşmanlarımızdan paramızla aldığımız sürece, onlara üstün gelemeyiz. Bunun da sorumluluğu biz Müslümanlara ait olacaktır.   

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.