Türkçede anlayış, seziş, sezgi ve zekâ anlamlarında kullanılan feraset kelimesi, kimi dilbilimcilerine göre Arapça “f-r-s” kökeninden gelir ve göz veya kavrayışta keskin olma anlamındadır. Kimi etimologlara göre ise, feraset veya firaset, A’ramice veya Süryanice ayırt etme anlamındaki “prâşâ” kelimesinden Arapçaya geçmiştir. İbranice veya Süryanice dillerindeki birçok “ş” harfi Arapçada “s” ile telaffuz edilir. Örneğin “Moşe”nin Musa, “Haşana”nınHasene olması gibi.

“Müminin ferasetinden sakının. Çünkü o Allah’ın nuruyla bakar.” (Tirmizi, Tefsiru’l-Kur’an, 16.) Peygamber (ASV) bunu buyurduktan sonra, Şüphesiz bunda düşünüp görebilen kimseler için ibretler vardır.” (Hicr, 75.) ayetini okuduğu rivayette yer almıştır. Alıntı yaptığımız Diyanet mealinde“düşünüp görebilen kimseler” şeklinde tercüme edilen ayetteki “mutevessimîn” kavramının, “fikir ve feraset sahibi”,  “özel feraset ve ilham sahipleri ve derin kavrayış ehli”, “işaretlerden anlam çıkarmasını bilen kimseler”, “dinin hakikatine eren, ferâset sahibi, düşünen, anlayışlı kimseler”, “derin kavrayışlı olanlar”, işaretlerden anlam çıkarabilenler” gibi farklı çevirileri de yapılmıştır. Bu kavramın “feraset”le eşanlamlı olduğunu söyleyebiliriz.

Diğer bir hadiste ise Peygamberimizin (ASV) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Âlimlerin firasetinden sakınınız. Zira onlar Allâh’ınnûruyla bakarlar. O (firâset) Allâh’ın âlimlerin kalplerine ve dillerine koyduğu bir şeydir.” (Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, c.I, s.41-42, Hadis no: 80.)

Ünlü tarihçi ve muhaddis İbnu’l-Esîr bu hadisle ilgili olarak şöyle bir açıklama yapmıştır:“Zikredilen hadîs-i şerîf iki şekilde anlaşılabilir. Birincisi: zahirî manasıyla Allâh tarafından, evliyanın zihinlerine ilka olunan ve onların keramet vasıtası ile ve fikir ve nazarı layıkıyla kullanarak, insanların bazı hallerini bilmelerine imkân veren şey demektir.  İkincisi de, firâseyi alâmetlerine bakarak ve tecrübelerden istidlâl suretiyle huy (halk) ve seciyeleri öğrenmek kişinin yüzüne yansıyan izlerden iç dünyasına muttali olmak şeklindeki marifetdemektir.”

Madem Allah Resulü, “müminin ferasetinden korkun, çünkü o Allah’ın nuruyla bakar.” Buyurmuş, demek ki mümin Allah’tan başka kimseden korkmaz, herkes ondan korkar. Bir de Allah’ın nuruyla bakması, her şeyin gerçeğini görmesi ve hiç kimsenin onu kandıramaması demektir. Yani mümin kandırılamaz. Allah’ın nuruyla baktığı için, mümin olmayanların tamamı onun gerisindedir; o, herkesin üstünde bir bakış açısına sahiptir. “Eğer mümin iseniz, en üstün sizsiniz.” ayetinde de bu üstünlüğe dikkat çekilmiştir. (Al-i İmran, 139.)

“Ey iman edenler! Eğer Allah’ın yasaklarından sakınırsanız, o size furkân (hem zahir, hem batında hak olanı olmayandan, iyiyi kötüden, temizi habisten ayırt edici bir marifet ve nur) verir.” (Enfâl, 29)“Bu (Kur’an), mümin bir toplum için Rab­binizden gelen basiretlerdir (kalp gözlerini açan beyanlardır), hidayet rehberidir, rahmettir.” (A’raf, 203) ayetlerinde Peygamberimizin (ASV) ifade ettiği “feraset”eişaret edilmektedir.

Tasavvuf ehli, iman nedeniyle Allah’ın müminin kalbine bir nur attığını söylemişler ve buna “ilahî feraset” demişler ve ilham anlamında kullanmışlardır. “Allah’ın mü’minin gören gözü, işiten kulağı, yürüyen ayağı, akleden kalbi ve konuşan dili olması”ndan söz edilen (Buhari, Rikak, 38) hadis-i Kudsî ileHz. Ömer’indaha nâzil olmadan, bazı ayetlerin ibarelerini söylemesi, Hz. Osman’ın yanına gelen bir kişinin gelmeden önce harama baktığını anlaması,ferasete delil sayılmıştır.

RâğıbIsfahânî, ayetlerde geçen “ta’rifuhumbisîmâhum” (Bakara, 273.) (onları simalarından tanırsın..) ile “feleareftehümbisîmâhum”(Muhammed, 30.) (Sen katiyyen onları simalarından tanırdın..) ifadelerde “ferâset”e işaret edildiğini söylemiştir.

Yine Peygamberimiz (ASV) “Mümin bir delikten iki defa ısırılmayacaktır.” buyurmuştur.  (Buhari, ‘Edeb’, 83, Müslim, ‘Zühd’, 63)Belki beşeri özelliklerinden dolayı hata edebilir, yanılabilir bir delikten bir kez ısırılabilir ama aynı delikten iki kez ısırılamayacağını Peygamber (ASV) bildirmiştir. Tabii, bu “delikten ısırılma” mecazi bir deyimdir, aynı konuda aldatılamaması demektir. Buna göre eğer aynı delikten iki kez veya daha azla ısırılabiliyorsa, ferasetli olmadığı anlaşılmış olur. Bu durumda kişi müminliğini sorgulamalıdır.

Mü’minin, “Allah’a layıkıyla iman etmesinin” verdiği nur, tüm baktıklarını aydınlatır, her şeyi netleştirir ve gerçeğini gösterir. Zifiri karanlıkta zayıf bir el feneriyle her şey görülemez, dağlar, vadiler seyredilmez.  Uçurumları, bataklıkları, derin çukurları ve yüksek kayaları göstermekte yetersizdir. Oysa güneş doğduktan sonra verdiği aydınlıkta her şeyi görmek ve seyretmek mümkün olur. Bırakın el fenerini, en güçlüprojektör lambalar bile güneşin bulut arkasında saklanarak verdiği aydınlığın hiçbir ihtimaline yetişemez. Onları kıyaslamak dahi deli saçmasından ibaret olur. Bir teşbih yapmak gerekirse, iman nurunun verdiği aydınlık güneşin aydınlığına, akıl ve bilimin verdiği aydınlık zifiri karanlıktaki el fenerine benzetilebilir.

Düşmanlarının çoğu aynı veya benzer tuzaklarına defalarca düşen,gerçek dostlarını tanımada sürekli yanılarak kâfirlerin süslü sözlerine aldanan, kardeşlerine çeşitli bahanelerle husumet besleyip kâfir ve münafıkların yanında yer alan yine de mümin olduklarını söyleyenler imanlarıyla ilgili olarak bir nefis muhasebesi yapmak durumundadırlar. Unutulmamalıdır ki kurtun köpekle dostluğu bütün sürünün kurt tarafından yenmesi sonucuna götürür.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Abdullah Komunist 1 ay önce

Bos isler bunlar, insanları olmayan Allahla oyalamaktan başka bir işe yaramıyor.