Geçenlerde bir arkadaş tarafından bana gönderilen bir videoda, kıyafetinden hoca olduğu anlaşılan yaşlıca bir adam, orada bulunanlara Peygamber (ASV)’ın nurani bir şahsiyete sahip olduğunu anlatıyordu. Ancak sözün bir yerinde “o kadar nurani idi ki gölgesi yoktu.” dedi. Hatta “O bir güneşti, güneşin gölgesi nasıl ki olmaz, O’nun da gölgesi olmaz…” şeklinde güya akla da yakınlaştırmaya çalıştı.

Yeterli bilgiye sahip gerçek hocaları tenzih ederiz ama ne yazık ki dini konularda hayali söylemlerle abartıya kaçan, uydurma bilgilerin halk içinde yayılmasına sebep olan, mecazı hakikat, benzetmeleri gerçek zanneden hoca kılıklı cahiller az değildir.

Abartı, olduğundan fazla gösterme hevesinden kaynaklanan bir sunumdur. İnsan abartıyı seven bir varlıktır. Lezzet aldığı şeyin arttırılmasını istediği gibi, inandığı veya değer verdiği bir şeyin herkesçe kabul görmesini ister. Bu isteğini gerçekleştirmek için anlatmada abartmaya meyleder. Olduğu gibi anlatılıp gösterildiğinde inanılmayacağını düşündüğü bir şeyi abartarak anlatır. Buna eskiler “mübalağa” adını vermişlerdi. Bu tarz abartılı sunum o kadar revaç bulmuş ki edebi bir sanat haline gelmiştir.

Abartının üç ayrı nedeni bulunmaktadır: Birisi: kişinin değer verdiği ve inanılmasını istediği bir şeye kabul görmesini sağlamak için ilginçleştirme çabasından kaynaklanır. İkincisi: anlatılmak istenen şeyin dilde ifadesi bulunmadığından büyüklüğünü zihne yakınlaştırma eğiliminden kaynaklanır. Çünkü dil, konuşmanın aracı olmasına rağmen özellikle manevi bilgileri ifade etmekten acizdir. Bu acizlik sebebiyle abartı sanatıyla zihne yakınlaştırmaya çalışır. Manevi varlıklarla ilgili bilgiyi aktarmak için yapılan abartılı anlatımlar bu nedenledir. Yani cismani olmadığı ve benzeri gösterilemediğinden anlaşılması zordur. Bu itibarla mübalağalı bir anlatımla mahiyeti zihne yakınlaştırılmaya çalışılır. Bu iki neden hem edebiyatın hem bazı dini konuların anlatımında önemlidir, zararsızdır. Üçüncüsü ise, bahsettiğimiz hocanın yaptığı gibi mecazı ve benzetmeleri hakikat zannederek hayali bir abartıya kaçmaktır. İşte bu, çeşitli hurafelerin ve bidatlerin yayılmasına yol açmıştır. Kur’an-ı Kerim Peygamber (ASV)’ı mecazî bir anlatımla ışık saçan bir kandile benzetmiştir. Ancak O’nu gerçek ışık zannedenler, gölgesinin de bulunmadığına hükmetmişledir.

Dini inançlar ve olgular çoğunlukla somut olarak ispat edilemezler. Bu itibarla anlatıcı kimse, muhatapların ilgisini çekmek amacıyla ve içindeki “abartı eğilimi”nin kışkırtmasıyla ilginçleştirme çabasına girer. Bunun sonucu olarak da hayal ile hakikati birbirine karıştırır; güzeli çirkin eder, iyiyi kötü göstermiş olur. Ölçülü olması gereken bir ilaç ölçüsüz olarak fazla miktarda kullanılınca, deva iken derde dönüşür. O halde İmam Gazali’nin “İmkân dairesinde olandan daha güzeli yoktur!” sözü bu konuda çok anlamlıdır.

Geçeği hayalileştirme, olduğundan abartılı gösterme hevesi aslında bir yönüyle de yaratılıştaki mükemmellik ve güzelliğe kanaat etmemekten kaynaklanır. Yani imkân dairesinde yaratılıştaki güzelliğiyle yetinmeyerek daha güzel olmasını hayal etmekten ibarettir. Bu açıdan mübalağa, ilahi kudrete karşı bir saygısızlıktır.

Kâbe’yle ya da Peygamber (ASV)’la ilgili mübalağalı anlatımlar çok yaygındır. “Kâbe’nin üzerinden güvercin uçmaz, Kâbe’den göğe bir nur göründü, peygamber (ASV)’ın gölgesi yoktu…” gibi veya buna benzer anlatımlar mübalağadır, gerçeği yansıtmayan hayali anlatımlardır. Bir kere, bu dünya imtihan meydanıdır, imtihan sırrını bozacak hiçbir şeye bu dünya hayatında yer verilmemiştir. Kâbe sellerde yıkılmış, defalarca yeniden inşa edilmiştir. Mekke’nin fethine kadar içi 360 kadar putla doluydu. Kâbe’ye çok değer veren hassas bazı insanlar abartılı bir inanç taşıdıkları için bu anlatımlara başvuruyorlar ya da hayallerindeki şeyi gerçekmiş gibi sunmaya çalışıyorlar.

Kâbe’nin üzerinde güvercin uçsa ne olur, uçmasa ne değişir. Kâbe insanlar için konulmuş ilahi bir mabettir, diğer canlılarla bir ilgisi yoktur. Al-i İmran Suresinin 96. Ayetinde Kâbe’nin insanlar için kurulan ilk ev olduğu belirtilmiştir.

Sevr mağarasının kapısında yuvasını yapıp müşrikleri şaşırtan güvercin neden Kâbe’nin üzerinden uçmasın?

Bir kısım hayvanlar, ağaçlar, hatta cansız yaratıklar peygamber (ASV)’ın mucizesine medar olarak olağanüstü davranışlar sergilemişlerdi. Ancak bu tarz mucizeler belli bir zamanda, belli bir süreliğine, belli bir topluluğa yönelikti. Peygamber (ASV)’ın mucizesi olma özelliğini kaybetmemek ve zamanla bir doğa olayı sanılmaması hikmetiyle o zaman olup bitmiştir. Süresiz mucize Kur’an-ı Kerim’dir.

Peygamber (ASV)’ın gölgesinin olmayışı iddiası da iyi niyetle söylenmiş olabilir ama Kur’an’a ve Hadislere aykırıdır, o muhterem zatı gerçek mahiyetinden çıkarıp hayali bir şahsiyete götürmekten ibarettir. Kaynaklarımızda bir delili de yoktur. Kur’an, onun bizim gibi bir beşer olduğunu belirtmektedir. Onun gölgesinin olması bir kusur değildir, peygamberliğine de halel getirmez. Gölgesinin olmaması da bir kazanım değildir, faydası da yoktur. Ama bulutun O’nu gölgelemesi O’nu sıcaktan koruduğu gibi, görenler için hidayete vesile bir mucize olmuştur. O da bizim gibi sıcaktan bunalıyordu ki, mucize olarak, bulut O’nu gölgelemiştir.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.