Kadim tarihlerden bu yana tarım ve toprak ilişkisi içersin de olaninsanoğlu yaşamını sürdürmesi için tarıma toprağa bağlı kalmıştır.

Toprağa ‘ana’ demiştir ‘ax’ demiştir ‘vatan’ demiştir.

Bunun için değilmidir ki Hz.Âdem yeryüzüne inince Harran Ovasınınmümbit topraklarında çift sürmüş tohum ekmiştir.

İşte o günden bu yana, insanın toprakla ilişkisi azalmakla birliktedevam etmektedir, etmeye de devam edecektir.

Ancak ekip biçerken en çok ihtiyaç duyduğu şey sudur.

Suyu da ırmaktan, dereden, nehirden, gölden temin etmekle beraberyağışla yani yağmurla temin etmek zorundadır. Temin etmediği zaman da kuraklıkbaş göstermekte ve insanoğlu sıkıntıya düşmektedir.

Yağmuru, atmosferde bulunan su zerreciklerinin belirli hava koşullarınoluşması sonucunda yeryüzüne inmesi olayı olarak tanımlanır.

Yağmurun özü sudur, su hayattır, hayat kaynağını ta kendisidir.

Bu nedenledir ki yağmur, yaşadığımız bu coğrafya da, direkt rahmetolarak adlandırılır.

Çünkü toprak, ateş, hava ile birlikte, kâinatındört özünden biriniteşkil eden element sudur.Dünyanın dörtte üç suyla kaplıdır ve dünyanın varlıksebeplerinden birisi de sudur.

Nasıl ki hava olmadan insan yaşayamasa, su olmadan da insanın yaşamasımümkün değildir.

Yağmurun gökyüzünden yeryüzüne inmemesi insanoğlu için bir felakettir.

Su toprağın, bitkilerin ve ona bağlı olarak da, canlılarınvazgeçilmezdir.

Bu olay karşısında çaresiz kalan insanoğlunda, bir kaygı, birkaramsarlık, bir çaresizlik baş göstermeye başlar.

İşte böylesi durumlardadevreye inanç girer ve inancın gereği olarak,ilahî bir güce dayanmave o güçten yardım almaya başlar.

Zamanla bunu içselleştiren insanoğlu, artıkher sıkıştığında bunutekrarlamaya başlar ki bu artık ritüele dönüşür ve sürekli tekrarlanır.

Tarihin her döneminde, dinsel kavramlar eşliğinde bir yalvarmabiçimine dönüşür.

Tabi ki her coğrafyanın kaderi birbirinden farklıdır.

Her bölgenin, her ulusun/ulusların da yağmur isteme, dua etme, adakadamaritüeli biribirinden farklıdır.

Mesela Yağmur duası ve ritüelleri Urfa da kendini farklı gösterirken,köylerinde daha farklı gösterir.

Urfa şehir merkezinde, yağmur yağmadığı, kuraklık baş gösterdiğizamanlarda ritüel;kendini ‘Çömçe Gelin’ olarak göstermiştir.

Urfa da çocuklar; ‘T’ şeklinde bir çubuğa, farklı renklerde bezlerbağlayarak, sarıp sarmalayarak, bebek şekline, ya da çocuk şeklin getirir, herbir çocuk,bir kolundan tutarak, kapı kapı dolaşarak buğday, darı vs. toplar.

Toplanan bu erzaklar, şarkılar ve maniler eşliğinde, kutsanmış gölolanHalilurrahmana(Balıklıgöl) gidilir,evlerden toplanan buğday, ,darıgibiyemler,ekmek gibi nimetler,buradaki kutsal sayılan balıklara atılır,aşağıdaki mani söylenirdi.

(ben sadece bir kıtasını buraya aldım)

Çömçe gelin ne ister

Kız, koyun kurban ister

Ver Allah’ım ver, ver

Bi yağmurdan bi Sel!

Belki de bu gelenek Müslümanlara; kendileri de bir zamanlar bu şehrinyerli halkı olan, Ermenilerden, Süryanilerdengeçmiştir.

Çünkü gerek ‘T’ şeklinde ki çubuk, gerekse çubuğa sarılan bezler vekafa ile birlikte tamamlanan bez bebek bir nevi Haçı da andırmaktadır.

Oysa annemin çocukluğunda doğduğu yaşadığı Kepirce Köyünde durumşehirden biraz daha farklıdır.

Belki tek benzerlikleri, her ikisinde de, kutsal bir mekânın vetoplanan erzakın birbirine yakın olması.

Annem de 1943 yıllında kıtlık senesinde doğmuş.

Kıtlık demek o yıl yağmurun yağmaması, bereket ve bolluğun olmaması,ekinlerin yeşermemesi, kuruması demek.

Temel besin maddesi olan buğdayın olmaması, neticesinde, ekmeğinbulunmaması demek!

Annemin anlatımından şunları anımsamak mümkün:

‘Gündüzden, bir merkep ile gönüllü olan dul bir kadın, köy ulularıtarafından ayarlanırmış.

Dul kadının derpesinin(uzun tuman) iki balağı boynundan gövdesindenaşağıya sarkacakbir şekilde geçirilirmiş.

Sonra eşeğe bindirilir,akşam vakti ile yatsı vakitleriarasında,köyde en bereketli suya sahip olan kuyunun başına, kadınlar veçocuklar tarafından götürülürmüş.

Kadınlar birkaç kulaç kendir ip, deri koka ile kuyudan sırası ilesu çekmeye başlarlarmış.

Çekilen her koka su, dul kadının başından aşağıya,yavaş yavaş dökülürmüş.

Kendini bu işe feda eden dul kadının üstü başı haliyle sırılsıklamolur zaman zaman üşürmüş.

Dökülen koka sayını annem hatırlamadığı için tılsım şeklindekalması daha iyi olur.

O tamamlandıktan sonra, tekrardan köyün içerisine,neşeli birşekilde dönülürmüş.

Böylece o gün yağmur yağmaritüeleresmen başlarmış.

Gece eşek ahıra, dul kadında evine döner,köylüler sabahın olmasınıdört gözle beklerlermiş.

Sabahın ilk saatlerinde eşek tekrar ahırdan çıkarılır, dul kadınınevinin önüne, kadınlar, genç kızlar ve çocuklar tarafından götürülürdü.

Dul kadın bu defa da, eşeğe ters bindirilerek ve eşeğin kuyruğu daeline verilerek, köy içersinde ev ev dolaştırılmaya başlanırmış.

Gidilen her evden o günün koşullarında ve imkânları dairesinde;yağ, bulgur, tuz, ekmek toplanırmış.

Böylece köyde gidilmedik yer, çalınmadık kapı bırakılmazmış.

Erzak toplama işi tamamlandıktan sonra iseKöyden bir kilometreuzaklıkta ki kutsal tepeye yolculuk başlarmış.

Kutsal tepe dedikse tabi ki yatırdan bahsediyoruz.

Köylüler yatır kelimesini kullanmaz, buraya ziyaret derler.

Bu ziyarete;

Başta Kepirceli köylüler olmak üzere, çevrenin hepsi Seyid Dede olarakbilir ve öyle adlandırır.

Çok eski zamanlardan günümüze değin burası mistik bir yer olmuş.

Buraya gelip adak adamak, dua etmek, teberrik götürmek, dilek ağacınaçabut bağlamak da ritüelin bir devamı.

Ziyarete gelenler, Çarşamba gününü seçmek zorundadırlar.

Ama Cumagünleri gelenlerde olurmuş.

Buraya çevre yerlerden gelenler çeşitli adaklar adar, dileklerinkabulü için dualar eder, akşama yakında geldikleri yerlere geri dönerlerdi.

Neyse…

Eşeğe ters binen ve eşeğin kuyruğunu elinde tutan dul kadın veköylüler çeşitli dualar okuyarak, geçmişi günleri ve büyüklerini yâd ederek,çeşitli şarkılar söyleyerek, şiirsel sözler terennüm ederek, kutsal mekânavarırlarmış.

Köyde toplanan bulgur yağ, tuz ekmek bir yerde toplanır,büyükkazanlarda pilavlar pişirilmeye başlanırmış.

Köyün hepsi akraba olduğu için, yani imece usulü olduğu için tambir dayanışma söz konusuydu.

Odayanışma hoşgörü, yokluğunda yoksulluğun olduğu o günlerdegörülmeyedeğerdi.

Pilav piştikten sonra bu defa da düz bir satıh olan kayaların(teht) üzerine pilavlar dökülerek herkes elle yemeye,(o zaman kaşıkta pekbulunmadığı için)bir şekilde karnını doyurmaya çalışırlardı, yaratıcıyadualar ederlerdi.

Geriye kalan kırıntılar, artıklar, fazlalıklar da yerinde bırakılır;

Hayvanlar, kurtlar, kuşlar yesin diye ellenmezdi.

Biz dönüş yolunda iken; bir de bakardık ki şimşek çakmaya bulutlar yağmurgetirmeye başlamış yağmur dökmeye başlamış bile.

İnsanlar inançları gereği, Kürtçe sevinç şarkılar söyleyip ellerinçırpar, zılgıt çalarlarmış.

Bu tarz ritüeller her yerde ama farklı şekillerde tekrarlanır.

Kimi yerde zina etmemiş bir erkek,

kimi yerde dul bir kadının süpürgesi,

kimi yerde iki hanımı olan bir adamın ayakkabısı,

kimi yerde kaplumbağa bu törenlerin malzemesi olur.

Ama hepsi tek bir amaca hizmet eder.

Yağmurun, bir rahmet olarak yağması, insanları, hayvanatı, nebatatıkuraklıktan kurtarması için yaratıcıya bir nevi şükranlarını sunmak.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner8

banner6