Günümüzde şiddet bir insan hakları tanımı olarak tanımlandığında; her türlü haksızlığın şiddet kapsamına girdiğini söylemek neredeyse mümkün hale gelmiştir. Bu durum/tanım, bu bağlamda sorun oluşturmayabilir. Birkaç gün önce, Yargıtay'ın; evlilikte aşırı cimriliği ekonomik şiddet sayması bu tanım bağlamında olumlu bir gelişme ve doğru bir karar olarak değerlendirilebilir...

Ancak, sistemsel anlamda cimrilik ya da hak gasbı için hukuk ne demeli? Tüm toplumun olması gereken rızkın, bazıları/dezavantajlı kesimler için, insan/sistem eliyle kısıtlanması, çarçur edilmesi ve sair uygulamalar için hukukun söylemesi ve yapması gerekenlerin neler olduğu daha da önemli değil mi?

Demokrasi ile yönetilen ülkelerde de bu taksimatın, sınıflı toplumun sistemleşmiş olmasından dolayı, hiç değişmediğini; ülke geliri ne derece artarsa artsın, işçinin, esnafın, asgari ücretlinin, emeklinin ve sair kesimlerin sınıfsal anlamda aynı oranda mesafe kat etmedikleri, buna mukabil, ekonominin dipte olduğu süreçlerde bile elit kesimlerin/yöneten muktedirlerin/sermayenin gelirlerine zeval gelmediğini hukuk kurumu nasıl tanımlıyor?

İnsanların birbirleriyle olan ilişkilerinde, genel, kamusal anlamda şiddet dilini kullanmalarının temelinde sistemsel sorunlar yatmaktadır.

Şiddet dili ve şiddet kullanımının normal kabul edilmesi sistemsel bir sorundur.

Sistemden kasıt; sadece yönetsel anlamdaki sistem değil; onunla birlikte yönetim şekli, yaşam şekli, toplumun değerler sisteminde şiddet kavramı ve şiddet içeren davranışlara yüklediği anlam ve toplumun kültürel kodlarıdır.

İnsan hakları bağlamında ele alındığında; şiddetin birçok tanımını yapabilir ve kişiler arasındaki şiddetle, sistemle toplumlar arasındaki şiddeti karşılaştırma olanağı bulabiliriz.

 Bu bağlamda dikkatimizi birinci derecede yoğunlaştırmanız gereken; sistem ile toplumlar arasındaki, hatta küresel sistemle diğer toplumlar/ülkeler arasındaki şiddet mekanizmasını irdelemeliyiz. Bunu yaptığımız zaman, uluslararası kuralların, uluslararası kurumların ve uluslararası ilişkilerin hiç de adalete dayalı bir yapıya dayanmadığını ve neredeyse tamamen şiddete dayalı bir işleyişe sahip olduğunu görmek mümkün olur. Özellikle bunu, toplum üzerindeki ekonomik şiddetin kodlarını doğru tespit edebilmek adına yapmamız icap eder.

Günümüz dünyasında gelir adaletsizliği, kesimler arasındaki ekonomik uçurum; küresel kapitalist sistemin vazgeçmeyeceği bir husustur. Mesela; son yapılan araştırmalara göre Türkiye' de dolar milyarderi sayısı 29 iken;  İngiliz yardım kuruluşu Oxfam' ın açıkladığına göre, en zengin 26 kişinin toplam serveti, dünyanın nüfusunun en fakir olan yarısının mal varlığına denk geldiğidir ...https://tr.euronews.com/2019/01/21/en-zengin-26-kisi-dunya-nufusunun-yarisi-kadar-servete-sahip

Servetin böylesine dar bir sınıf elinde tutulması ve bunun sistemleştirilmiş ekonomik uygulamalar sebebiyle oluşu; buna mukabil diğer kesimlerin ise ciddi bir ekonomik sıkıntı içerisinde olması, sürdürülebilir şekilde planlanmış bir durumdur ve hep böyledir.

Bu durum, aynı şekilde; güçlü ve muktedir ülkelerin diğer ülkeler üzerinde de gerçekleştirdiği bir sistemdir. Trump'ın, küresel anlamda uyguladığı ambargolar ve ülkemizi de tehdit eden açıklamamaları, adeta bu durumun bir itirafı mahiyetindedir...

Arapça bir kavram olan şiddetin, en yaygın tanımı; ‘bireyin fiziksel, psikolojik, cinsel veya ekonomik açıdan zarar görmesiyle ya da acı çekmesiyle sonuçlanan veya sonuçlanması muhtemel davranışları, buna yönelik tehdit ve baskıyı ya da özgürlüğün keyfi uygulamalarla engellenmesini de içeren, fiziksel, cinsel, psikolojik, sözlü veya ekonomik her türlü tutum ve hareket’ şeklindedir.

Şiddet; hem bir hareketin/davranışın/isteğin niteliği; hem de derecesi/miktarıyla ilişkilidir. Dolayısıyla şiddet; derece/oran/doz/miktar gibi niceliksel özellikler de taşır.

Burada doz, aynı zamanda bir sistematiği veya normal olanın süre ve miktarla birlikte farklı bir niteliğe/şiddete dönüşmesi gibi bir durumu ortaya çıkarmaktadır.

Örneğin, bir yerde kendi iradesiyle bulunma bir şiddet türü olarak tanımlanamazken; hapis veya alıkoyma, kişiyi özgürlüğünden uzaklaştırıcı bir uygulama olduğu için şiddet kapsamına girer.

Bugünün dünyasında garip olan, şiddet denince akla ilk olarak fiziksel şiddetin gelmesi; diğer şiddet türlerinin küresel çapta bir sisteme dönüştüğünün farkında olunmamasıdır.

Değişik toplumlarda, farklı küresel projeler bağlamında, şiddet denildiğinde, ilkin neyin algılanması ve zihinlerin nerelere odaklanacağı, küresel odaklarca planlanmış ve büyük ölçüde kontrol altına alınmıştır.

Küresel egemen sistemin günümüz dünyasında, tüm dünyayı bir şiddet sarmalında tuttuğunu fark etmemek için direniyoruz.

Şiddet denince; istatiki olarak ilk sırada ve yaygın olmayan; kadına şiddeti gözlerimize sokan bir algıya teslim olmayı aşmalıyız. Savaş, ilhak, istila, yağma, fıtrata karşı savaş, cinsiyetsizleştirme, aileye karşı savaş, terör, ekonomik terör, asimilasyon, ekolojik tahribat, işkence, tehcir ve soykırım ya da daha bir sürü farklı uygulamanın dışında, adil olmayan yasalar, ekonomik sömürü, küresel boyutta algı yönetimlerine dikkatimizi yöneltmeliyiz. Mesela bir reklamın çocuklarca izlenmesi ya da gün boyu okulda veya kreşte tutulma gibi bir şiddetin fiziksel bir şiddetten daha yıkıcı yönleri olduğunun farkında olmalıyız.

Küresel şiddet, kendi kavramlarını da oluşturmakta ve kavramlara kendince anlamlar da vermektedir. Bunlardan bazıları; uluslararası toplum, barış, demokrasi, insan hakları, sekülerizm, önleyici savaş, anti semitizm, homofobi, seks işçiliği, bakımlı olmak, modernizm, hümanizm, feminizm, akılcılık, deizm, özgürlük, birey, sana ne/kime ne, güce tapma, direnme gereği duymama/konformizm, hedonizm…

Bugün, küresel projeler gereği uygulanan şiddet, en çok iletişim yoluyla ve zihinler üzerinde gerçekleştirilmektedir.

Okullar/eğitim, telefon, internet ve televizyon bu şiddetin en önemli ve etkili kullanılan silahlarıdır.

Küresel şiddetin en önemli özelliği fark edilmemesidir.

Kullanılan argümanlar, söylemlerle kişiler; tek tipleştirilirler. Aynı şeylerden hoşlanır,  aynı yaşam tarzını yaşarlar. Seküler/dünyevi ve hazcı bir temelle düşünürler. Yaşam şekli, gündemleri, sosyal ilişkileri, duyguları, vicdanları, inançları ve harcama/tüketim alışkanlıkları tek tipleştirilir. İnanç ve düşüncesi ne olursa olsun, bugünkü neslin genelinin, özellikle tüketim formatının aynı olduğuna şahit olmaktayız.

Şiddetin temelinde esas olanın, bir hak kaybı olduğunu söylemek mümkün. Bu bağlamda her haksızlık şiddet kapsamına girer. Ama her şiddet bir haksızlık olmayabilir. Adil cezalar gibi. Bu durum, her şiddetin meşru olduğu anlamına da gelmez.

Haksız bir şiddet eylemine, işgale, sömürüye, cana kast edici bir saldırıya karşı meşru müdafaa kapsamına giren eylemler ya da hukukun öngördüğü cezalar, tanım olarak şiddet kapsamında olmasına rağmen, genel anlamda meşru olarak tanımlanır.  Ancak, her türlü işkence, kişinin diğer temel ihtiyaç ve haklarının kısıtlanması gibi durumlar veya kişi/sanık/tutuklu haklarını ihlal eden uygulamalar aynı kapsama girmez…

Sonuç olarak şiddet; bir zorbalığı ifade der ya da zorbalık da şiddet kapsamına girer. Hayatın tüm alanlarında şiddete rastlamamız mümkün. Şiddet kavramına hak temelli bakmak zorundayız. Çünkü şiddet, en önemli ve yaygın bir haksızlık biçimidir.

Bu bağlamda; tüm ihmal, istismar ve ihlaller birer şiddet biçimi sayılabilir.

Şiddet konusunda iki temel yaklaşımına ihtiyacımız vardır. Birisi; şiddetin doğru tanımlanması; diğeri ise şiddet karşısında tavizsiz ve doğru bir duruş sergilemenin gerekliliğine dair bilinmesi gerekenlerin tespitidir.

Bu konuda; ahlaki ve teknik boyutlarına yönelik eğitimler, toplumsal değerler ve kararlar gibi konular kapsama alınabilir…

Hakkın, hak ve adalet ortamının korunabilmesi bir güç gerektirir; bu güç; yasaların ve tüm yaşamın adil şekilde olması ve işlemesinin temini için bir üst otoriteyi ifade eder. Ancak bu otoritenin, oluşturduğu orantısızlığın şiddete ve haksızlığa yol açmaması için, mutlaka bu gücün adaletle ve hukuk içerisinde kalması önem arz eder.

İslam'da bu otorite Allah'tır ve ondan başka ilah/otorite yoktur, kabul edilemez.

Hak ve adalet anlayışı, düşünme, özgürlük ve özgürlük bakımından bağımsızlaşma gibi bilgi ve davranış gerektiren kanunların önemi, şiddete yönelmeme, şiddeti kabul etmeme ve yapılan her haksızlığı kendine yapılmış bilme bilinci ve bu yönde olumlu ve tavizsiz davranışlar geliştirebilmesi için çocukları; küçük yaşlarda vahiyle tanıştırılması ve vahiy temelli düşünmesinin sağlanması, toplumların küresel şiddet karşısında geliştirebileceği bir çözüm ve bu sömürü sarmalından kurtulmanın yegane çıkış yoludur.

Bu bağlamda, bu kazanımların çocukken kazandırılması için toplumsal anlamda bir müfredat ve müktesebat oluşturulmasına ihtiyaç vardır.

Bugün, farkında olmamız gereken en önemli husus, bize şiddet uygulayanların, ilkin bizi razı ettikleri ve bu şiddete bizleri alıştırdıkları gerçeğidir.

Bugün farkında olmamız gereken, en seri katillere Nobel Barış ödülleri verildiğini fark edemeyişimizdir.

Bugün farkında olmamız gereken, egemen ekonomik güçlerin zihinlerimizi kontrol ettiklerini, bizleri yönlendirdikleri ve yaşam tarzımızı belirledikleridir.

Bugün fark etmemiz gereken, kahredici bir şiddet elan küresel adaletsiz ekonomik sistemin bizleri kendi isteğimizle köleleştirdiğini ve hatta bu köleliğe ulaşabilmek için sürekli önümüze barajlar koyduğudur.

Bugün fark etmemiz gereken, dünyanın, bize/milyarlara ait olması gereken servetinin iki elin parmakları sayısınca insanın elinde olduğudur.

Bugün fark etmemiz gereken, tüm savaşların bu egemenlerce çıkarıldığıdır.

Bugün fark etmemiz gereken, yoğun medyatik kuşatmanın, ekonomik ve siyasal kuşatmaların, mazlum ve Müslüman beldelerde devam eden orantısız ve haksız saldırı ve sömürülerin hepsinin nedenin, küresel egemen sistemin sürdürülmesi amacıyla gerçekleştirildiğidir.

Bugün fark etmemiz gereken, bozgunculuğun sistemleştiği, bozguncuların küresel ölçekte örgütlendiği halde; iyilerin ve özgür ruhların birlik ve beraberlik sağlayamadığı gerçeğini göremediğimizdir.

Bugün fark etmemiz gereken, “Bunlara, “Yeryüzünde fesat çıkarmayın” denildiğinde, “Biz ancak ıslah edicileriz!” derler.” 2/11 ayetini yeterince idrak edemememiz ve bize bozgunculara kandığımız gerçeğidir.

Bugün fark etmemiz gereken, “Her kim de iman eder ve salih amel işlerse, ona mükâfat olarak daha güzeli var…”18/88 ayetinde ve daha birçok ayette geçen ‘salih amel’ in en gerekli olanının, sistemleşmiş kötülükle mücadele olduğunu, bunu, peygamberlerin ve bizden önceki müminlerin yaşantısında gördüğümüzü unuttuğumuzdur.

Rabbim bizleri, onun buyruklarını fark edenlerden, iman eden ve salih ameller işleyenlerden eylesin, selam ve dua ile.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.