“Barlarımız ve şehir sokaklarımız, bürolarımız ve mobilyalı odalarımız, tren istasyonlarımız ve fabrikalarımız durmaksızın etrafımızı sarar gibiydi. Sonra sinema ortaya çıktı ve bu hapishane-dünyayı kaşla göz arasında dinamitle patlatıverdi…” Biz de maceradan maceraya koştuk.

Walter Benjamin

    Eski Yunanca’da kinema (κίνεμα,hareket) ve graphē (yazım,kayıt) sözcüklerinden meydana gelen, kısaca hareketli görüntü demek olan bu araç, esprili bir dille söylersek ‘radyonun resimlisidir’ ancak görüntüler bir kutuya değil beyaz perdeye aktarılır.

      1895 yılının Fransa’sında Lumiere kardeşler kafa kafaya verip , etkisini  kendilerinin dahi tahmin edemeyecekleri bu aleti icat ettiler. Derler ki, ilk film gösterimi olan Trenin La Ciotat Garına Gelişi sırasında izleyiciler trenin gerçekten perdeden çıkıp üstlerine doğru geleceğini sanmışlar ve çığlık çığlığa bağrışlar, korkup kaçmalar gerçekleşmiş. Öylesine büyülü gelmiş. İnsanları etkileyen o büyü ne ise , bugün hala aynı büyü  dünyanın her yerinde sürüyor.Lumiere Kardeşler dünyanın birçok yerini gezip belgesel tadında filmler çekedursun, insanlar bu görüntülerden sıkılmaya başlamıştı bile. Çünkü sadece görüntü izlemek istemiyorlardı,  bir şeyler ‘anlatan görüntüler’ izlemek istiyorlardı. Avrupa savaş yılları içindeyken bu görevi de Amerikalılar gerçekleştirdi. Artık her türden hikaye perdeye aktarılıyordu. Sesli filmler çekilmesi ve siyah-beyaz yerine renkli filmlere geçilmesi ise, asıl etkiyi yaptı. Artık kitleleri aynı anda etkileyebilen , sadece hikaye anlatmakla kalmayıp, propaganda da yapan, ideoloji de satan cazibeli fakat bir o kadar da tehlikeli bir aygıt idi. Şuan kültür emperyalizminin en başat ideolojik aygıtı sinemadır. İnsanoğlunun ezelden beri ihtiyaç duyduğu ‘bir şeyler anlatma’ duygusunun tezahürlerinden biri olan sinema aynı zamanda kimi sevip kimi sevmeyeceğimizi, kimlerden nefret edeceğimizi, neye hayranlık duyup, nelerden korkmamız gerektiğini de dayatan bir propaganda aracıdır. Tüm bunların ötesinde gücünü her zaman koruyan bir sanat yapma yöntemidir. Maalesef sanayileşen, mekanik üretime geçen dünyada sanat eserleri, kültür endüstrisi aracılığıyla tıpkı bir meta gibi, bir fabrikasyon ürünü gibi üretilmeye başlanmış, birbirinin aynısı filmler, birbirinin aynısı olmaya başlayan insanlar tarafından izlenmektedir.

Küreselleşme bize güzel, kulağa hoş gelen şeyler söyledi.  Her birimizin özel, değerli, farklı olduğunu vurguladı.  Fakat 21.yüzyılda şöyle bir durup baktığımızda, herkesin kendini özel hissetmekte olduğunu fakat, korkunç derecede herkesin de birbirine benzemekte olduğunu görüyoruz.  Aynı filmleri izleyerek farklı olduğumuzu düşünüyoruz. Ortalama on kişiden dokuzunun sevdiği şeyler ortak. İletişim araçları iletişimsizleştiriyor. Eğitim eğitimsizleştiriyor. İşte tüm bunlara sebep olan sistemin bir köşesinde sinema, usul usul üzerine düşeni yapıyor.

Sinema Kızılderililer kötü diyor, inanıyoruz,

Zombiler komünistlere çok benziyor, hemen biz de korkuyoruz.

Bu adam çok yakışıklı, hayırsever diyor, hemen seviyoruz.

Rambo Vietnam’ı tek başına ele geçiriyor. Alkışlıyoruz. O bir kahraman.

Biz zamanında yerlileri, siyahileri ve dünyanın birçok yerinde milyonları  böyle katlettik. Lanet olsun bize diyor, hemen ikna oluyoruz.

Köpek balıklarından nefret ediyoruz, MarlinMonroe’ya bayılıyoruz.

Sinema düşünme şeklimizi bile etkiliyor. Ama zamanı geçiyor artık. Şimdilerde internet sinemanın koltuğunu aldı gidiyor. Fakat yöntemini asla değiştirmeden. Gerçeklik her gün yeniden üretiliyor. Gerçeklik simülasyonunda  Baudrillard’ın tabiriyle hiperkapitalist bir topluma ayak uyduruyoruz. Sanat eserlerinin her biri bizim için birer metadan farksız. Tükettikten sonra dönüp bakmadığımız şeyler artık. Peki buna direnenler yok mu? İnsanın bile meta haline geldiği bir dönemde sinemayı durup dinlenme, düşünme, farketme aracı olarak kullanan demode bir azınlık yönetmen grubu mevcut. Fakat piyasa, tabiri caizse hepsinin bir an önce ‘geberip’ artık üretemez hale gelmesini bekliyor.  Sahte nezaketlerle her gün miadı dolmuş bu kişilerin sonunu hazırlıyor. Belki de ihtiyacımız olan şey bu kadar macera dolu ,keyifli ,eğlenceli, duygusal hissettiren, izlerken vaktin nasıl geçtiğini anlamadığımız filmler değildir. Belki de artık bizi sarsan, hırpalayan, canımızı sıkan , görmek istemediğimizi gör diyen provokatif  sinemacılara yahut böyle bir sinema anlayışına ihtiyacımız vardır. Bu da başka bir yazı konusu elbette. O zaman şöyle bitirelim;

Aykırı sinemacılar aranıyor!

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.