Geçen gün çok eski bir tarihi anlatan bir film izledim. Sayılamayacak kadar çok askerleri, bir işaretiyle ölüm kusan silahlı adamları olan bir zalim insan, tanrı olduğunu söylüyor ve herkesi kendisi uğrunda savaşmaya zorluyor. Bir milleti ele geçirmiş, hepsini kendine köle etmiş, acımasızlıkta sınır tanımıyor. Adam bakışları, düşünceleri bile sonu ölüm olan en ağır işkencelerle cezalandırıyor. "Vay sen emrime manalı baktın!", "Vay sen şöyle şöyle düşünüyorsun!" diye. Diğer insanlardan farksız herhangi bir insan, tanrı olduğunu iddia ediyor ve bütün halkı kendisine kayıtsız şartsız kulluk yapmaya zorluyor. Böyle bir şey nasıl kabul edilebilir? Aklı başında hiçbir insan bunu içine sindirebilir mi? Öyle bir çağda yaşamadığımız için şükretmemiz gerektiğini düşündüm. Bizi zalim tanrılardan koruyan Allah’a hamd olsun..  

Bilinmelidir ki tanrı olduğunu iddia eden ya da tanrı olduğu iddia edilen her mahlûk puttur. Bütün putlar merhametsizdir. Fuzulî,

“Demâdem cevrlerdir çektiğim bî-râhm bütlerden

Bu kâfirler esiri bir müselmân olmasın yâ Rab”

(Her zaman merhametsiz putlardan eziyettir çektiğim / Ya Rab! Hiçbir Müslüman bu kâfirlerin tut­sağı olmasın.) Dizeleriyle putların, sürekli eziyet ve acı yaşatan merhametsizler olduğuna dikkat çekmiştir.

Yalancı zalimler, zulümle korku salarak tanrılık taslamışlardır. Onlarda sevgi, merhamet, şefkat gibi kavramlara yer yoktur. Putu put yapan, yaptığı zulümdür.   

Öyle bir zamanda yaşamadığımız için ve bir Allah'a iman ettiğimiz için ne kadar şükretsek azdır. Merhamet, şefkat ve sevgi ifade eden her kavramdan kendisine isim edinen yüce Allah, adaletinin gereği olarak zalimleri ve kâfirleri cehennemle azaplandıracağı halde, bu anlamda örneğin: “Muazzib” gibi bir isim edinmemiştir. Kitabında kendisini en çok merhametiyle tanıtan Rahman ve Rahim olan bir Allah'ı düşünün, bir de zalim yalancı tanrılara bakın.. Ve o yalancı tanrı uğruna her çileye katlanan samimi kullarına bakın, bir de Hak olan Allah'ın en hafif emrine bile yanaşmayan sahte kullara bakın.. Ne şaşırtıcı büyük çelişkidir ki, insanlığın önemli bir kısmı içinde, sahte tanrıların hakiki kulları, Hakkın ise sahte kulları vardır.

Bizden önceki nesillerin erişemediği nimetleri sıradanlaştıran hatta nimetten bile saymayan, Allah’ın bunca ihsanını nankörlükle cevaplayan bugünkü kulları düşününce aklıma bir derviş hikâyesi geldi. Dervişin biri yeni gittiği Horasan sokaklarında etrafına bakna bakına yürürken birden arkasından şatafatlı, göz alıcı şekilde giyinmiş, kuşanmış bir grup atlı gelir, yolu yarıp geçerler. Derviş kendini zor kurtardıktan sonra etrafındakilere bunlar kim diye sorar. Ona, bunlar padişahın kulları diye cevap verirler. Padişahın hizmetçilerine de padişahın kulları denilirdi. Derviş onların şatafatlı kıyafetlerine karşılık kendi yırtık, yamalı elbisesini düşünüp iç geçirir, sağ elini göğsüne koyup gökyüzüne bakarak seslenir: “Ey Allahım, bir kendi kuluna bak, bir de padişahın kullarına bak!”

Birkaç gün sonra padişahı devirmeye çalışan sinsi düşmanları padişahı yakalayıp devlet yönetimini ele geçirirler, onun kullarını da işkenceden geçirip sorguya tabi tutarlar. Bu işkence ve sorguyu ibret-i âlem olsun diye halka açık yaparlar. Ancak çok ağır, acımasız işkencelere maruz kaldıkları halde padişahın aleyhinde bir kelime bile ağızlarından çıkmaz. Bu derce sadakat gösterirler. Derviş bunlara da şahit olur. Gece kaldığı mekânda bunları düşünürken taraf-ı İlahî’den bir ses duyar: “İşte padişahın kullarına bak, bir de benim kuluma bak!”   

Eskiden Allah'a ibadet edeni öldürürlerdi yine de Allah’a ibadetten vazgeçiremezlerdi. Firavunun şehid ettiği Asiye ile Ebu Cehil’in şehid ettiği Sümeyye öyle değil miydi? Zalim bir kul ilahlık iddia eder, kendisine taptırırdı. Şimdi Allah'a ibadet serbest, korkusuz ve rahattır bu sefer de çoğu ibadet etmiyor.

Rahmetli babam Siverek Müftüsü olarak görev yaptığı bir tarihte Antalya'da müftüler seminerine katılmıştı. Toplantıda konuşan Diyanet’in bir yetkilisinin şu sözlerini doğruluğunu onaylayarak çok defa anlatırdı: “Eskiden Kur'an öğretmek suçtu, cezalandırılıyordu. Şimdi öğretmeyen din görevlisine ceza veriyoruz, yine de bir çok hocamız öğretmekten kaçınıyorlar..”

Konya'da öğrencilik yıllarımızda kaldığımız evin yakınındaki cami imamı hocamız (Allah rahmet etsin) Kur’an-ı Kerim’i ne zorluklarla öğrendiklerini şöyle anlatmıştı:

“Çocukluğumuzda Kur'an yasaktı. Hocamız bir tahta yaptırmıştı. Üzerinde Latin harfleri, kelimeler ve cümleler yazılıydı. Ama biz Kur'an öğreniyorduk. Devamlı öğrencilerden biri dışarıda nöbet tutuyordu, polis veya denetçi göründüğünde hemen haber veriyordu. Biz de elifba ve cüzlerimizi saklar, Latin alfabesiyle ilgili defterimizi açardık. Biz yeni alfabeyi öğretiyoruz görüntüsü verirdik. Sonra tehlike geçince tekrar elifba ve cüzlerimizi çıkarır, kaldığımız yerden devam ederdik. Böylelikle yasak ve sıkıntılar içinde Kur’an okumayı öğrendik.

Tanrıların zulümlerinden bizi koruyan, Kitabımızı rahatlıkla öğrenme ve ibadetlerimizi sıkıntısız bir şekilde eda edebilme imkânı sağlayan Yüce Allah’a hamd olsun

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.