Taklitçilik hastalığının, Batı’dan İslam coğrafyasına ithal edildiği günden bu güne; bu kadim coğrafyalarda yaşayan insanların çoğu İzzetinikaybedip,onun yerine zillet kisvesini giymeye mahkûm hale geldiler. İrili ufaklı devlet ve devletçiğe bölünen koskoca bir Ümmet param parça olmakla birlikte; kültür erozyonunda boğulan nevzuhur bir nesille yüz yüze kaldı. İçerisinde yaşadığımız yirmi birinci yüz yıla gelindiğinde, “Ümmetin bağrındayetişmiş olan kalabalık taklitçi bir kitlenin;“İslam’ın hayat ve kurtuluş vaat eden mesajıyla abad olmaya değil;daha çok batının esfel ve taklitçi bir yaşam sunduğu vaatleriyle batmaya razı hale geldikleri görüldü. Aslında taklitçilik, nevi mahlûkat içerisinde yalnızca maymun denilen hayvana münhasır bir karakter olmasına rağmen; her nedense bir kısım yaratıklar da aynen onun müsveddesiymiş gibi yaşamaya gayret ederler.

                    Bu gün başlarını, altlarını, ayaklarını, yaşam ve giyimlerini Müslüman olmayan kavimlere benzetmeye çalışanlar/benzetenler; kör bir taklitçilik hastalığına yakalanmış ruhsuz iskeletler yığını haline geldiler. Öyle ki, onların, bu evrenin ve insanlığın inşasında,olumlu bir katkıları olmadığı gibi var oluşları yokluklarından daha beterdir. Çünkü onlar taklitçilik ruh halleriyle, değil insanlığın inşasına yarar sağlayıp fayda vermeleri; bilakis onlar insana/insanlığa ve dünyaya zarardan başka hiçbir şey vermezler/veremezler!... İki kutuplu bir dünyada, bu gün insanlık ağlıyorsa; bu hakiki manada idealist insanların/toplumların azaldığındandır…

                    Yaşadığımız asırda, Modernizm denilen canavarın gölgesine sığınmış olan aileler, toplumlar/devletler; ilahi yasaları referans alıp yaşam ve gidişatlarını ona göre düzenlemedikleri müddetçe, Adalet ve huzur toplumuna asla kavuşamazlar/kavuşamayacaklardır. Çünkü Adalet ve huzur, ilahi yasalara kayıtsız şartsız teslim olup ve hakkın otoritesinden başka hiçbir otorite kabul etmeyen toplumlarda, kaim olur. İslam toplumunda, taklitçilik değil tabiiyet ve itaat vardır. Bu tabiiyet ve itaat ise, Allah ve Resul’üne karşı kayıtsız şartsız iken; diğer mercilere karşı ise sadece meşru ve marufta söz konusudur.

                    Günümüzde, menfaatleri söz konusu olduğunda; bin bir takla atıp renkten renge girmekten hiçbir beis görmeyen kimse/kimseler, taklitçilik belasının tilmizleri olmaktan başka hiçbir işe yaramayanlardır… Zira onlar, ortama göre renk değiştiren, rüzgarın akışına göre de saf belirleyen belirsizliğin çocuklarıdır!... Ve onlar,her canlının rızkını veren Allah yerine; rızka vesile olan bir kısım fanilere bel bağladıkları için; tutarsız ve Müzebzebin olarak yaşamak zorunda kalan nasipsizlerdir.

                    Evet, başka kavimlere benzemek taklitçilik olduğu gibi; ırkçılık, kabilecilik, kavmiyetçilik, particilik, yörecilik, tarikatçılık, cemaatçilik, hizipçilik, mezhep ve meşrebçilik vs. yapmak da o kadar taklitçiliktir ve ileri düzeyde itikada zarar veren bir tehlikedir… Her ehli İmanın, bu gibi tehlikelerden uzak durması gerektiği gibi; bu gibi sakat fikirleri yayan, savunan ve benimseyen her kim varsa onlardan da uzak durmaları gerekmektedir. Çünkü kötülüğe giden her yol, önce ufak şeylere alışmakla/alıştırmakla/alıştırılmakla başlar, başlatılır.

                    İşte insanı taklitçiliğe özendirmeye çalışan batının fikir babalarından A. Einstein bakın şöyle diyor: “Takdir ediliyorsan değil, taklit ediliyorsan başarmışsın demektir.” Peki, bu ne anlama geliyor, bunu nasıl anlamalıyız? Bu şu demek, şayet siz takdir edilir ve takdir görürseniz bu kısa süreli bir iltifat olur sizin için; fakat taklit edilmeyi başarırsanız bir çığır (kötü bir çığır) açmış olursunuz ki, arkanızdan daima birileri (taklitçiler) koşarlar. Ve bununla ilgili olarak, Taklit: “şakşakçılığın en içten çeşididir, kendi kişiliği olmayan başkasını taklit eder.” Sözleri taklitçiliğin aslında ne kadar amansız bir hastalık olduğunu vurgulamaktadır.

                    Bu Atasözü ne kadar da özetlemiş taklitçiliğin ruh halini: “Karga bülbülü taklit edeyim derken, ötmeyi unutmuş.” Samuel Johnson şöyle der: “Şimdiye kadar kimse taklit yoluyla büyüklüğe ulaşamamıştır.” Ve Napolyon Bonapart der ki: “Dünyada taklit edilemeyen tek şey cesarettir.” Marjinal olmak uğruna, orijinal olmayı unutanlar yalnızca taklitçi olurlar sözü ile; Davranışlarınız taklit, düşünceleriniz satılık, değerleriniz emanet olmasın sözü de, taklitçiliğin iyi bir şey olmadığını en güzel bir şekilde özetlemektedir.

                Hâsıl-ı kelam Hülasa-i meram: “Taklit etmenin iki yolu vardır: “Birincisi iyi ve erdemli olan insanların meşru hal ve hareketlerinden esinlenip kendine çeki düzen vermektir ki bu iyiye götürür; ikincisi ise nefse ve şehvete hitap eden iyi olmayan şeyleri ve insanları taklit edip kendi olmaktan soyutlanmaktır ki bu da haktan uzaklaştırır… Unutulmamalıdır ki, “Her takip taklit olarakanlaşılsa da, fakat her taklitbir takip değildir!... Selam ve dua ile.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.