Şimdi bana; ‘ nasıl bir cümle kurmuşsun bak sonra altında kalırsın habu cümlenin’ diyorsunuz.

Evet, ezcümle bu cümlenin altında kalacağımı pek ala biliyorum…

Ama şunu da biliyorum, ben cümlenin altında kalırsam, benimle birlikte,birçok insan da bu cümlenin altında kalır bunu da siz bilesiniz.

‘Ne o bizi tehdit mi ediyorsun…’ diyebilirsiniz!

Ya da bana;

‘Hele dur arkadaşım, bu ne öfke patlaması böyle…’ diyenleriniz deoluyor onu da biliyorum.

Sadece iki el kendime patlıyorum arkadaşlar.

E di hadi anlat, nedir bu karın ağrın!

‘Başkasının derdi seni mi gerdi…’

Ya da; ‘memleketin derdi, seni yere mi serdi...’ diyorsunuz çünküsesinizi duyar gibi oluyorum o zaman hemen anlatıyorum.

Bak! Kaçmak yok, yazdıklarımı baştan sona kadar okuyacaksınız, yarımbırakmak da yok, tamam mı? Sevgili arkadaşlar, her şehrin, ilçenin hattakasabanın ulu camileri vardır eskiden beri böyle olagelmiştir.

Bizim Urfa şehrinin de bir Ulu Camisi var, çok şükür hem de bin yıldanbu tarafa.

Eskilerin deyimiyle;

Ulu Cami, Camii Kebir yani büyük cami, yani en büyük camii anlamınageliyor.

İşte bu Camii Kebirimiz gittikçe Camii Seğir, yani küçük camii olmayadoğru gidiyor haberiniz olsun.

Az da olsa hatırlıyorum bundan 30-40 yıl öncesine kadar avlusunda,sütunların ve onun başlarının olduğunu ama zamanla azala azala şimdilerde tektük sütün başlarının kaldığını söylemek mümkün.

Bu yapı, hangi döneme tarihleniyor tam olarak bilmiyorum.

Yani çok daha eski dönemlere mi ait, Roma mı, Bizans mı, Urfa Krallıkdönemine mi ait olduğunu tam olarak bilmiyorum.

Bazı kaynaklarda okuduğum kadarıyla burası bir zamanlar meşhur KızılKilise imiş…

Avlusunda bulunan bu sütün ve başlarının da o döneme ait olduğukayıtlarda belirtilmekte.

Eyyubiler döneminde Nureddin Zengi tarafından 1100 yıllarda, KızılKilise’nin temelleri üzerine inşa edildiği birçok kaynakta zikredilmekte.

Hatta o dönemde camii içerisinde birkaç yerde de kızıl yani kırmızısütunlar da kullanılmış.

Kalan sütunlar ve başları da zaman içerisinde kırılmış, dökülmüş,etrafa saçılmış sahipsizlikten yok olup gitmiş.

Son kalan birkaçı da, avludaki şadırvan inşa edilirken, temelinegömülmüş.

Burasını sadece camiden ibaret bir yer olarak düşünmeyin.

Bir medeniyet bir başka medeniyetin boynuna binmişse, diğer medeniyetingövdesine ait epey parça da olmalı kanaatimizce.

Buranın;

Minaresi (Çan Kulesi) ve üzerinde bulunan saat…

Kuzey tarafının girişinde bulunan ve halen ayakta olan Roma Kapısı,(halk arasında Karanlık kapı)

Yine doğu ana girişinde sağlam olan Roma dönemi kapısı…

Caminin içerisinde ve avlusunda bulunan;

Hz. İsa’nın mendil efsanesine konu olan su kuyusu/kuyuları,

Namaz vakitlerini gösteren Güneş Saati,

400 yıllık Osmanlı Mezarlığı vs.

Buranın ne kadar önemli bir yer olduğunu göstermesi bakımdan sadecebirkaç örnek.

En önemlisi de mabet halen Urfa’nın en büyük ve en önemli dini yapısıolma özelliğini de yitirmemiş.

Ama gelin görün ki; camiinin haziresi yani mezarlığı sahipsiz,kimsesiz virane olmuş bir vaziyette.

Geçen gün camii avlusunda biraz gezineyim dedim, o ara mezarlığıniçerisine de girip hem bir Fatiha okuyayım hem de fotoğraf çekeyim dedim amanAllah’ım ne göreyim!

Sanki Moğol ordusu, mezarlığın içerisinden geçmiş!

Mezar taşlarının üçte birine yakını, kırılmış, parçalanmış, parçalarsağa-sola savrulmuş, bazıları üst üste istiflenmiş, bazıları mezarın ortasınauzatılmış, kimileri kurumuş otların içerisinde adeta kaybolmuş, ufak tefekparçalar da, bir başkasının mezar taşı diye alelade başka bir mezarın başucunadikilmiş, bazıları yan yatmış, bazıları devrilmek için hafif bir dokunmayıbekliyor.

Bazılarının dibi kazılmış, bir şeyler bulurum umuduyla aranmıştaranmış, bir şeyler çıkarılmış veya çıkarılmamış…

Bunu yapanlara define avcıları diyeceğim… Av kim avcı kim!

Ancak böyleleri bu tarz durumlarda; ‘’ölünün şeyini bulurlar…’’

Geçen yıl Kasım ayı içerisinde Gazete İpekyol’da;

 ‘Ulu Cami Haziresiduyulmuyor sesi...’ diye bir makale kaleme almıştım.

Üzerinden altı ay geçmesine rağmen, bırakın bir ilgileneni, oradangeçen bir yetkili dahi olmamış.

Bu gidişle sadece Cüneyt Bağdadinin oğlu Şahabettin’in mezarı kalacako da saygıdan hürmetten ziyaretten, himmetten dolayı, diğerleri çok yakın birzamanda yok olacak gibi…

Peki, yetkili arkadaşlar, her kimse, diğer mezarlıklara;

Yani Bediüzzaman, Eyüp Peygamber, Yeni Asri Mezarlığa gösterdiğiihtimam, niye bu 400 yıllık tarihi mezarlığa göstermez bilen var mı?

İnsan tarihe/tarihine bu kadar mı düşman olur.

Konuşurken mangalda kül bırakmayan; ‘Ecdad yadigârı’ diye diyeavurtlarını şişiren yetkili ve etkili arkadaşlar, neden burayı görmezden gelirsöyler misiniz?

Hadi onları da geçtim;

Yaw arkadaşım, bu camiinin imamı, müezzini, hatta, sı…dan para alantuvaletçisi, buranın böylesine göz göre tahrip edildiğini, yakılıp, yıkılıpharabeye çevrildiğini niye bi zahmet görmez?

Görünce niye ses çıkarmaz?

Ses çıkarmasa bile, niye bir yerlere haber etmez, birilerini haberdaretmez?

Ayaküstü kırk yalan atan ve kendisine inanacak kırk bir kişiyihazırda tutan bireylerin olduğu bir toplumda, böylesi durumlar, belki normalama lakin ben hazmedemiyorum arkadaşım!

Bu şehir için; ‘Kadim’ diye diye… Dikiş tutmayan o ağızlara, gel deşifa niyetine, tükürme!

Haydi, bakmazsınız, etmezsiniz, ilgilenmezsiniz, bari yazan, çizenbirileri olursa bütün aza ve uzuvlarınızı algılarınızı bu arkadaşlarakapatmayın.

‘Bu adamın derdi nedir, bir bakalım, edelim… deyin yahu!

Emrinize amade sadık bir adamınızı bi zahmet gönderip bir baktırınbahse konu olan yerde neler oluyor.

Yazılanı, çizileni bir araştırın, birsoruşturun, sonra dönüp o arkadaşa;

 ‘Araştırmaya yer yok amakovuşturmaya yer var...’ deyin arkadaşım.

İlla ki ceketimizi atıp:

‘ Haydi mezarlığa gidağ..!mı diyelim!

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.