Yiyecek ve içecek imalatı ve satışı ile alakalı meslek mensuplarına yönelik bir Hijyen kursunda sağlığa uygunluk hakkında detaylı bilgiler verdikten sonra, şöyle dedim:

 “ Hemen hemen hepimiz bir kahvehanede özellikle de suların akmadığı bir günde taşınan bir kova suyun içinde çay bardaklarının nasıl yıkandığını ve aynı suda durulandığına şahit olmuşuzdur. Ellerini saçlarının içinde dolaştıran, burnu ile uğraşıp da tekrar işine devam eden tatlıcıları, pazarda veya şıra pazarında parmağını bir kaç kez yoğurt kovasına daldırıp ağzına koyan, sözüm ona ekşiliğini test eden insanları ve bu hareketi yapmaya müsaade eden hatta teşvik eden satıcıları ya da bazı ekmek fırınlarında ekmek yoğurma ünitesinin durumunu, hamur işlenen tezgâhın kirliliğini, lahmacun yaptıktan sonra ellerini önlüğü ile silerek ekmek yapmaya devam eden, ya da ekmeği, döneri, dürümü vs. parmağını ağzına götürüp dili ile yaladıktan sonra bariz bir şekilde tükürüğünün ıslaklığı görünen kağıt parçasına saranları görmüşüzdür. Bunun gibi olumsuz örnekleri saymakla bitirmek mümkün değildir. Bundan dolayı Hijyen kavramını iki kategoride incelememiz gerekir.

Birincisi: Manevi hijyendir. Bu, doğru ve yanlışın sınırını çizebilen, kişiyi her an, her yerde kontrol altında tutabilen, kişiyi niyetlerine göre yargılayan ve adına kişinin inancına göre “Vicdan” ya da  “hümanizm” denilebilen değerler veya İlahi İrade ve ilahi kanunların yaşamının gereklerini ve davranışlarının sınırlarını belirlediği aynı zamanda bir yetenek olarak da kabul edilebilecek olan  “Allah korkusu” diyebileceğimiz duygu ve değerler ile izah edilebilen bir durumdur. Kişi, herhangi bir yanlış iş yapmaya kalktığında bu değerleri karşısında bulur ve vazgeçebilir.

İkincisi ise: Maddi hijyendir. Yani maddi kirlerden arınmak ve derinlemesine temizlenmektir. Birincisi gerçekleşmeden ikincisinin olması beklenemez ”. 

Bunun üzerine kursiyerlerden biri başından geçen bir hadiseyi nakletti. Şöyle dedi;

“Çalıştığım iş yerinde pasta ve poğaça imalatı yapmakla görevliydim. Bir gün kuru pasta yapmak için un çuvalından un almaya çalışırken unun çok yoğun bir şekilde kurtlandığını gördüm. O derece kurtlu idi ki içinde cirit atıyorlardı. Bunun üzerine iş yeri sahibine gidip.

            -“Efendim, bu un kurtlanmış yenisini almalıyız.”

İş yeri sahibi bir süre unu inceledikten sonra bana döndü ve duvarda asılı olan un eleğini göstererek, biraz da alaylı bir eda ile:

            -“Şu duvarda gördüğün nesne ne işe yarar?”

            - “Un elemek için efendim dedim.”

Adam bunun üzerine ses tonunu da yükselterek

            -“O halde niye duruyorsun. Küçücük kurtcuklardan ne zarar gelir. Eleği al ve ele sonra da yap işini” dedi.

            -“İyi de şimdi bizim bu işlemi yaptığımızı gören pastaları almaz ki.” Dedim. Adam daha da hiddetlenerek:

            -“Burası imalathane! Burada müşterinin işi ne? Sen yap hiç kimse görmez!” Diye bağırdı

Ben biraz da sıkıla sıkıla o gün unu eleyerek pasta yaptım. Ancak hiç de içim rahat etmedi. En çok da patronumun Sen yap hiç kimse görmez!” şeklindeki sözleri beynimi kemirip durdu.  Ancak çaresizdim. Yapmasam işimden kovulacaktım Yaptığım için de pişmanım.”

Kursiyerimin bunu anlatması üzerine ben de şu meşhur kıssayı anlattım:

1500 yıllarında Bursa da yaşayan büyük velîlerden  Üftade hazretlerinin( asıl adı Muhammed’tir) pek çok talebesi vardı ama Aziz Mahmut Hüdai hazretlerini diğerlerinden ayrı tutuyor, ona daha fazla ilgi gösterip özel muamele ediyordu. Bu durum kendisine sorulduğunda:
             -"Size bunun sebebini açıklayacağım!" dedi. Bir gün hepsinin eline birer tane tavuk vererek:
              -"Bunu hiç kimsenin görmediği bir yerde kesip bana getirin!" dedi. Aynı şekilde Aziz Mahmut Hüdai hazretlerine de bir tavuk verdi. Hepsi verilen tavuğu kesmek için gittiler. Biraz sonra her biri verilen tavuğu kesmiş olarak geri döndü fakat Aziz Mahmut Hüdai hazretleri ise canlı tavukla geldi. Şeyhi ona:
             -"Sen niçin kesmedin?" diye sorunca, Aziz Mahmut Hüdai hazretleri utandı, boynunu bükerek edeple:
             -"Efendim siz bana bu tavuğu hiç kimsenin görmediği bir yerde kesmemi emrettiniz. Ben Allah’ın bulunmadığı bir yer bulamadım!" dedi.

 O zaman şeyh, etrafındakilere:
              -"İşte ben, ondaki bu güzel hal için kendisine özel muamele ediyorum!" dedi.

Kişi hangi konumda olursa olsun, yaptıklarının Kayıt altına alındığına ve bunların hesabını mutlaka bir gün vereceğine, Allah’ın bulunmadığı bir yerin bulunmadığına ve Allah’ın her şeyi gördüğüne inanması gerekir.

 Yüce Allah şöyle emrediyor::

"Ey iman edenler! Allah 'ın size helâl kıldığı güzel ve temiz şeyleri haram etmeyin, sınırı, aşmayın. Çünkü Allah, sınırı aşanları sevmez. Allah'ın size verdiği rızıklardan helâl ve temiz olarak yeyin ve inandığınız Allah 'tan korkun" (Mâide, 87-88)

Afiyette kalın

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner8

banner6