Birçoğumuz kabullenmese de korona virüsün istilası katlanarak, mutasyonlarla devam ediyor. Hatta bir yılı çoktan doldurdu ama onu durduracak, tamamen yok edecek kayda değer bir çare henüz bulunmuş değil. Bu virüsle ilgili söylenen şaibeli, kesin olmayan, bazen umutlandırıcı, bazen ümit kırıcı, korkutucu türden bilgi kirliliği de çok yayıldı. Ancak bendeniz, şu iki hususun hakikat olduğunu düşünüyorum. Sanırım bunlarda önemli bir kesimin de fikir birliği vardır.

Birincisi: Bu virüs ilahi uyarı niteliğinde bir musibettir. İnsanlar başta Kâ’be-i muazzama olmak üzere tüm camilerden, ibadethanelerden, bütün toplanma mekânlarından kovuldular. Huzurdan kovulmak desek yanlış olmaz. Kulların genelinin ibadette, insanlıkta, insanla Allah, insanla insan ilişkilerinde, içten olmayan, sahte tutum ve davranışları bu musibete yol açmıştır. Nimetler hazinesi olarak önümüze, ayaklarımız altına serilen, istifademize sunulan ve cennet gibi yaratılan doğaya, kâinata karşı cüz’î bir istisna haricinde tüm beşerin tahribatçı bulaşık eli, Kader-i İlahî’ye fetva verdirerek bu musibetin umumi olmasını sağlamıştır. Kader, her daim âdildir, insan ise zalimce davranışlarıyla musibet tokadını hak eder.

İkincisi: Dünyanın başına bela olan zalimlerin laboratuarlarda ürettikleri bir biyolojik silahtır. Kendi firavunane aşağılık saltanatlarını daha da güçlendirmek için, çeşitli kitle imha ve dünyayı tahrip etme gibi şeytani ve zalimane çabalarıyla bu virüsün ürettiklerine inanıyorum. Bu zalimler, aptalca bir küçük çıkarları için insanlığın helak olmasını isteyecek kadar gaddar ve insafsızdır.   

Virüsü kabullenmesek de, korunmak, başkalarını da korumak için hayatımızda bazı değişimler yapmak ve bunlara alışmak zorundayız. Göz yummakla gece olmadığı için, görmezden gelmekle veya yok saymakla bundan kurtulamayız. Doğal afetlere karşı diklenmek mümkün olmadığı gibi, Allah’tan gelen musibete karşı durulamayacağını da herkes bilmelidir. Söz gelimi ağaçları deviren, çatıları uçuran bir fırtınaya yahut önüne kattığı her şeyi sürükleyen bir sel felaketine karşı korunmayıp direnmek akıl karı değildir.  

Hatırlayın, bir yıl içinde nice insanlarımız virüse yakalanarak vefat etti. Bunların içinde zor yetişen, yerleri doldurulamayan kanaat önderleri, din ve bilim insanları, çeşitli alanlarda topluma büyük hizmetler yapmış, rehberlik etmiş insanlar da bulunuyordu. Halen bu virüsten dolayı hastane odalarında, yoğun bakımlarda acısıyla baş başa bırakılan insanlarımız vardır. Kimisi bütün bu üzücü tabloya rağmen, günlük keyfinden ya da çıkarından taviz vermemek için virüse inanmadığını söylüyor, uydurma olduğunda ısrar ediyor. Tüm dünyada ve bilim çevrelerinde önemli bir koruyucu olarak kabul edilen maske takmamakta direnenler, mesafeye uymayanlar, bulaştırma açısından çok tehlikeli sayılan “bir araya gelme yasağını” dikkate almayanlar bu korkunç virüse yardım ve yataklık ediyorlar.  

Oysa inanmamak ya da dikkate almamak ve salgın yokmuş gibi eski hayata devam etmekle bu virüs yok olmayacak, çeşitli değişimlere bürünüp daha farklı risk ve tehdit olmaya devam edecek. Tehlike ve ölümleri en aza indirebilmek için, belki de uzun yıllar sürecek bir yeni hayata alışmak gerekiyor. Ha, inanıp inanmamak herkesin özgür iradesi kapsamındadır ama toplum genelinin muvafakatiyle otoritenin virüsle ilgili olarak aldığı kararlara uyulması zorunludur. İnanmayanlar da başkalarının hak ve hukukuna yönelik tedbirlere riayet etmeye mecburdurlar.

Akraba arasında da olsa yemekli toplantılar, mevlitler, taziye oturmaları, düğünler, musafaha etme, tokalaşma geleneği,  artık olmayacak. Cemaatle namaz da mesafeli olmak zorunda. Camilerin tıklım tıklım dolduğu, hocanın, “safları sık ve düzgün tutun!” şeklinde uyarılar yaptığı birbirine yapışık şekilde saf tutulduğu Cuma namazları da salgın sürdüğü müddetçe yok.

Virüsün en fazla bulaştığı yerlerden biri toplu yemek davetleridir. Çünkü yemek sırasında mecburen maskeler çıkarılıyor, mesafeye de uyulmayınca virüsün bulaşma ortamı hazırlanmış oluyor. Aslında bu, kıtlık, yokluk, yoksulluk ve açlığın hüküm sürdüğü yıllarda varlıklı yardımsever insanların hayır amacıyla icra ettiği bir gelenektir ki, o zamanlar açları doyurmaya yönelik önemli bir hizmetti. Hatta akraba ve dostlar arasında düzenlenen yemek davetleri kaynaşma, sevgi ve muhabbetin artmasına sebepti. Oysa şimdi kâbus gibi bu virüsün bulaşmasına, acılara ve ölümlere sebep olabiliyor.

 Bu yeni hayata alışmak zor gelebilir ama ufukta başka bir çare de görünmüyor. Milletçe eski alışkanlıklarımızı sürdürme lüksümüz ne yazık ki kalmadı. Virüse inanmayarak, kurallara uymayarak ona karşı yiğitlik yapmak ve meydan okumak, hiç kimseyi sorumluluktan kurtarmaz. Kul hakkını çiğnememeye dikkat eden müminler, “Ben virüsün bulaşmasına sebep olmayacağım” düsturunu kuşanmalıdırlar. Unutulmamalıdır ki, virüsün bulaşmasına sebep olanlar, virüsten ölenlerin ölümünden de sorumludurlar ve dünyada bilinmese de bütün sırların ortaya döküleceği günde hesabı sorulacaktır.

Virüsün yok olduğu, terör devleti İsrail’in yıkıldığı, Müslüman kanının akmadığı, Mekke ve Medine’nin zalimlerin işgalinden kurtulduğu bayramlara kavuşmak dileğiyle okuyucularımın ve bütün müminlerin bayramını tebrik ederim.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.