Mescidi Nebevinin avlusuna girerken büyük bir nizamın ve intizamınolduğuna tanıklık ediyorsunuz. Avlu dedikse öyle küçük müçük bir camii avlususanmayın çünkü çevresini dolanmaya kalkarsınız epey bir zamana ihtiyacınız var.

Yerlerin tamamı sut beyaz mermerlerle döşenmiş alttan soğutma-ısıtamasistemi yapılmış olmalı çünkü sıcak saatlerde bile mermere bastığınızda, bir soğuklukhissediyorsunuz, yani güneşte ayaklarınız yanmıyor.

Cami avlusunun neredeyse tamamına yakınına ise kocaman kocamanşemsiyeler yerleştirilmiş. Şemsiyeler hem çok şık,hem de çok estetik…Tabi bir okadar da, pahalı olsa gerek…

Belki ikinci bir yerde, mekânda, beldede,şehirde, ülkede,  böylesi devasa şemsiyeler yoktur,böylesişemsiyelere rastlamak mümkün değildir büyük ihtimalle özel olarak tasarlanmış.

Bu şemsiyeler günün belirli saatlerinde,havanınsıcak-soğuk durumunagöre, otomatik olarak açılıp kapanıyor.

Böylesi devasa şemsiyeler ne kadar zamanda açılıp kapanır kidiyorsanız anlatayım;

Açılırken kapanırken öyle saatlerce,dakikalarca beklemeye gerek yokçünkü çok kısa bir zaman içersin de açılıp- kapanıyor.

Açılırken denk geldimtıpkı uçan bir yarasanın kanatlarını açarken kigörüntüsü var.

Belirli bir sütün ve kaide üzerinde yükselen bu şemsiyeler gerçektenburanın ruhuna yakışmış muhteşem bir düşüncenin ürünü. Çok estetik bir şekildedizayn edilmiş, sütunlu gövdelerin üzerinde çok estetik bir şekildeyükseliyorlar o da yetmezmiş gibi, göze çok hoş bir görüntü de sunuyorlar.

Aydınlatmalar da çok güzel tasarlanmış gövdenin üzerinde şıkduruyorlar.

Öyle dışardan sarkan kablolar,prizler falan de yok ampuller,projektörler pek ala etrafı ışıl ışıl aydınlatıyor.

Yani dememe o ki,  insanırahatsız edecek hiçbir durum söz konusu değil burada…

Avluda her sınıftan insan, her ülkeden insan/ insanlar, mermerlerinüzerinde oturmuş sohbet ediyorlar.Kimileride uzanmış, kimileri bir şeyleratıştırıyor, kimileri kutsal kitabı sessizce okuyor, kimileri namaz kılıyor,kimi…

Burada her milletten insanı görmek mümkünresulullaha ve yaratıcınınçağrısına uyarak, uzak uzak yerlerden kalkıp bu kutsal şehre ve makama gelmişler.

Avluda gezerken, gezinirkendikkatimi bir şey celp etti yadırgadım,hatta üzüldümadamın biri Peygambere efendimizin kabrine doğru, yani yeşilkubbeye doğru, ayaklarını boylu boyunca uzatmış öylece yerde mermerin üzerinde yatıyor.

Bu manzarayı görünceaklıma ilk gelen ne oldu biliyor musunuz?

Urfalı, Ruha’lıŞair Nabi hemşerim aklıma geldi.

Ne alaka canım… Nerden nereye diyebilirsiniz!

O zaman anlatayım:

Urfa’nın bilge ve arif çocuğuşair Yusuf Nâbî 1678 senesinde kafile ileHac yolculuğuna çıkmış,bunu da sonra kitaplaştırmış hac yolculuğunu veanılarını, tabi eskiden Hac yolculukları çok zor idi çok meşakkatli idi,sağlığı, sıhhati elverişli değilse gitmek mümkün değildi, bakmayın siz şimdiuçağa atlıyorsunuz üç saatte Medine’desiniz, Cidde’desiniz.

O dönemlerde Hac yolculuğuna aylar öncesinden hazırlıklar yapılırdı.

Yolculuk, binek hayvanları ile, yani At, Deve, merkeplerle yapılırdı,ya da yaya olarak yapılırdı.

İşte böylesi koşullarda Hac Yolculuğuna çıkan Nabi Efendinin kafilesinde,DevletiAliyeyiOsmaniyenin ileri gelen paşaları ve önemli şahsiyetlerfelan davar, e ne de olsa Yusuf Nabi birDivan Şairi, Saray Şairi, birkaç Padişah ileVezir ile teşriki mesai etmiş, hoş sohbetlerinde bulunmuş önemli bir kişilik,bir kimlik her şeyden önce hikemi bir yanı var.

İşte bulunduğu bu önemli Hac Kafilesi, Hicaz bölgesine girmiş, eğeryanılmıyorsam Hicaz Bölgesi denilen yer de günümüzde, Mekke, Medine veetrafında ki kutsal yerleri kapsayan bölge,yani günümüzde Harem Bölgesi olmalızaten buraya gayrimüslimlerin girmesi de yasak.

Yusuf Nabi’yi Hz. Peygamberi bir an önce ziyaret etmenin, makamına yüzsürmenin aşkı, şevki iyice sarmış, sarmalamış ki, ofani vücudu bir hoş olmuş,bu aşk ve şevklebir türlü geceleri uyuyamamış bu hal üzere olunca haliyle uykusukaçmış.

Neyse Kafile gece Peygamber Efendimizin, münevver Şehri Medine’yebiraz daha yaklaşmış, kafile istirahat çekilmiş, kafilede bulunanEyüpluRâmiMehmed Paşa o esnada ayaklarını Ravza’yıMutaharaya doğru uzatmışuyumuş.

Resul-i Kibriya'nın beldesine girerken gördüğü bu manzara, Nâbî'ninhoşuna gitmemiş paşadan işkillenmiş.Ee… Paşayı uyandıracak ama uyandıramıyor.

Ne yapıp ne edip illa ki bir şekildePaşayı uyandırması lazım!

Nabi tutmuş şu meşhur beyti gayriihtiyari olarak sesli bir şekilde söylemeyebaşlamış:

XXXXX

 Sakın terk-i edepten, kûy-i mahbûb-ıHüdâdır bu!

 Nazargah-i ilahîdir, Makam-ı Mustafadırbu.

 Mürâât-ı edep şartıyla gir Nabî bu dergâha,

 Metâf-ı kudsiyadır, bûsegâh-ı enbiyadırbu

XXXXX

Peki,sizce Yusuf Nabi bu beytinde Paşa hazretlerine ne mesaj vermekistemiş?

Sizce ‘Paşa paşa sen çok yaşa…’ mı demek istemiş?

Haşa… summe haşa!

‘Paşa paşa’ demiş; edebi terketmekten sakın çünkü burası Allah-u Teâlâ’nınHabibi Kibriya’nın mübarek beldesidir,

Burası Hak Teâla’nın devamlı nazar kıldığı bir yerdir.

Muhammed Mustafa'nın kutsi makamıdır.

Ey Nâbî, bu dergâha edebin şartlarına dikkat ederek gir.

Sakın edebi deöyle basite, öyle hafife alma.

Burası, büyük meleklerin etrafında pervane gibi döndüğü yerdir!

Peygamberlerin, eğilip eşiğini öptüğü bir yerdir.

Bu beyitleri işiten Paşa Rami, gözünü açmış, hemen kendine gelmiş,kendini düzeltmiş

Okuduğu beyit ile kendisine gönderme yapan ve ikaz eden Nabi’ye;

-Ya Nabi! Ne ara yazdın bunu, senden başka bunu duyan oldu mu tizelden söyle?

Şair Yusuf Nâbî:

-Yok Paşam! Bunları daha önce herhangi bir yerde söylemiş değilim. Lakinsizi bu halde görünce elimde olmadan, yüksek sesledillendirdim, ikimizden başkabilen, kimse de, kimselerde yoktur meraklanmayın.

Paşa tekrar dönüp:

-O zaman bu durumikimizin arasında kalsın, sakın kimselere söyleme!

Kafile, sabah olmadan Hz. Rasulullah'ın mescidine iyice yaklaşmış.

Tam da osırada sabah ezanı okunuyormuş, bir de bakmışlar ki, mescidiNebevinin minarelerindenmüezzin efendiler, ŞairNâbî'nin: "Sakın terk-i edepten..."Nâatınıokuyor.

Nâbî de, Paşa Rami de,bu durum karşısında hayretler içinde kalmışlar.

Mescide Nebeviye girmişler, sabah namazını kılıp, doğrudan müezzinefendinin yanına bir koşu varmışlar.

Şair Nâbî, heyecanlı heyecanlı:

-Allah adına söyle, peygamber aşkına söyle, senin o ezandan önceokuduğun beyti, naattı kimden aldın, nereden ve nasıl öğrendin?

Müezzin önceleri pek cevap vermek istememiş, lakin Şair Nâbî ısrar verica edince,müezzin efendi:

-Resûl-i Kibriya(s.a.v.) Efendimiz, bu gece bütün müezzin efendilerin rüyasına girmiş,rüyalarını şereflendirmiş ve "Ümmetimden Nâbî isimli birisi beni ziyaretegeliyor, bana olan aşkı her şeyin üzerindedir, Kalkın, ezandan önce, onun benimiçin yazdığı o beyti okuyun, kendisini karşılayın, mescidime girişinikutlayın!"  Biz de Efendimizin S.A.Vbuyruğunu emir telakki ederek yerine getirdik!

ŞairNâbî, hepten şaşırmış ve heyecanı iki kat artmış, dayanamayıp hüngür hüngür ağlamayabaşlamış, hem ağlamış hem de gözyaşları içersinde müezzine tekrar sormuş:

-O ikicihanın Efendisi, gerçekten Nâbî mi dedi, o benim ümmetimdendir mi diye mi buyurdu?  Müezzin efendi:

-Evet, ‘Nabi’ dedi, o benim ümmetimdendir!

ŞairNabi bu iltifata bu duruma daha fazla dayanamamış, sevincinden düşüp oracıkta bayılmış.

Birmüddet geçtikten sonra ayılmış, ayıldığında bir de ne görsün hem paşa Rami hem müezzinde ağlıyorlarmış.

Ben de ayaklarını Ravza’yauzatmış olan ha/rami yi görünce hemşerim Yusuf Nabi’nin Paşa Rami ilearalarında geçen bu olayı hatırladım.

Adamın durumaiçerlendim, elimde olmadan o günleri hatırlayarak daduygulandım az da olsagözyaşı döküp ağladım.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.