Devran’ı en çok bu yaklaşım yıkar.Düşünür kendi kendine; ‘’hiçbir çareye başvurmayalım, hiç araştırıp sormayalım,sonrada kader deyip işin içinden çıkalım. Tıpkı mağdurun en son söylediği ‘’neyapalım KADER’’ deyip kendisini bu kelimenin içine mahkûm etmesi gibi.’’

 Devran bunları düşündükçe, aklını kaçırır gibiolur, kahrolur yıkılır. Elbette kadere inanıyordur, ama bu din ‘kader’i neyleilgili söylemiş. Araştırıp düşünmeyi, çare bulmayı bu hayatı en güzel şekildeyaşamayı da öğütlememiş mi? Oysa giderek insan düşüncesini ipotek altına alanbu anlayış, insan yaşamı/hayatı üzerinde de büyük etki yaratmaktadır.  Geleneğin dar kalıbına sıkışmış bir dinin veifade özgürlüğünün bu hayat üzerinde adil bir hükmü olabilir mi?

   Adalet duygusunun/olgusunun yitirildiğitoplumlarda, giderek insanların yaşam alanları ve geçim kaynakları daazaltmaktadır. Adaletsiz dağıtımın beraberinde getirdiği iş ve imkâneşitsizliği, toplumsal sınıfların oluşmasına zemin hazırlamakta ve bu toplumsalsınıfların kin ve düşmanlıkla birbirlerine bakmalarına sebep olmaktadır.İşsizlik, işsizliğin verdiği sıkıntı coğrafyada sürekli bir huzursuzluk vekaosa zemin hazırlamaktadır. Adaletsiz dağıtım, doğal olarak yoksulluğu vecehaleti de beraberinde getirmektedir. Bu da giderek insanların hayatlarını altüst etmekte ve onları ümitsizliğe itmektedir. Beklentileri karşılık bulmayan bucoğrafyanın insanı kendini daima ezilmiş ve yalnız hissetmektedir. Ne yazık kibu acı gerçekler bu hayatın inanılmaz özetidir.

   Sosyal sınıflar arasındaki adaletsizlik kaderdeğildir. İnsanlara dayatılan ucuz hayat, insanlar bu hayatı kabullenmiş gibigörünseler de iç dünyalarında her an patlamaya hazır, kaynamakta olan birvolkana dönüşmektedir. Oysa bir toplumun saadeti ve refahı yanı başındakifakirini görmesiyle mümkündür.

  Devran tüm bunları düşünürken,uzaklarda ezanın sesi duyuluyordu. Yeni bir gün doğuyordu. Yedi kişilik aileninbütün gece, aynı çadırda soluk alıp vermeleri, içeriye dayanılmaz bir koku salıvermişti.Devran altı kardeşin en büyüğüydü. Doğan yeni günle birlikte annesi,  tarlaya beraberlerinde götürecekleri öğleyemeğinin hazırlığının telaşındaydı. İki sene önce aldıkları, her tarafısimsiyah olan emektar tencereye pilavın suyunu koyup ocağa bıraktı. Sonra dagelip kızı Devran’ın hazırladığı kahvaltı sofrasına oturdu. Dakikalara,saniyelere ayarlı zamanlarını yerli yerince kullanan bu insanlar, sabahkahvaltısını yaparlarken, diğer taraftan da, öğle için hem yemeklerinipişirirler, hem de akşam elde yıkadıkları çamaşırlarını toplayıp çadırın birköşesinde bulunan bir çuvala apar topar koyarlar. Her zaman tam vaktinde gelentarla sahibinin yanında çalışan traktörün şoförü, çadırlara yaklaştığında hazırolsunlar diye başlar korna çalmaya. Korna sesine her zaman bir küfür fırlatanbirkaç yaşlı adam, söylene söylene gidip traktörün römorkunda yerini alır.Sabahın ayazında tarlaya çalışmak için traktörün römorkuna binen işçilerinyüzleri hep asık ve yorgundur. Uykusuz ve bitap düşmüş bedenlerinin derdindenkimse kimseye bakmaz.

 Dillerindeki selam sözcüğü bir alışkanlıkla gayrıihtiyari dökülür. Üzerinde ince bir bluz bulunan, yaşı da epeyce ilerlemiş olankadınlardan birisi, kollarını bedenine sarmış kaburgalarını kırarcasınadizlerini göğsüne çekmiş tirtir titriyordu. Onun yanında oturan bir diğerkadının, gözleri kısılmış, dişleri birbirine kenetlenmişti sanki. Her zamanolduğu gibi römorkun köşesinde yerini alan, en yaşlıca olan Halime Teyze’ninyeni kına yaktığı saçlarının kâkülleri eşarbının kenarından yine çıkmıştı.Halime Teyze’nin yüzü çökmüş, gözleri çukurlaşmıştı. Dertleri başlarından aşkınolan bu işçilerin yüzlerinde yoksulluğun emareleri görülüyordu. Ayazın soğuğu işçilerinyüzlerini ve ellerini paslı bir bıçak gibi kesiyordu. Yanında geçtikleri tarlabaşlarında emzikli kadınlar yere çömelmiş, bebeklerini emzirirlerken yine kendikedilerine. Hatta içlerinden bazıları biraz ileri gidip, birde küfürsavuruyorlardı hayatın acımasız yüzüne.

  Haziran ayının sıcağına bu yöre halkıalışkındır. Öğle güneşi tepeden vuruyor, adeta işçileri kavuruyordu. Gökyüzüher zaman mavidir, kurşuni tek bir renk, tek bir bulut kümesi bulamazsınız.

  Devran tarla başlarında durupdinlenen, işçi kadın ve çocukların yüzlerinde ki yorgun ve huzursuz ifadeyigörüyordu. Yalın ayaklı çocuklar zayıf bedenleriyle hayatın ne kadar acımazsızolduğunun resmini çiziyorlardı. Her şeye rağmen o tozun toprağın içindeçocukların gülümsemeleri olağan üstü güzeldi. Devran bu çocukların yanından hergeçtiğinde, anlıkta olsa içinde tatlı bir huzur duyuyordu. Bu işçi çocukların,yüreklerinin derinliklerinde kim bilir ne acılar saklanmaktadır diye düşündü. Sabahınköründe işe gidince, beraberinde işe götürmedikleri çocuklarının çadırdiplerinde ağlamalarına aldırmamış gibi görünen annelerin ne hissettiğini bilenbiri vardır elbette.

  Öğle yemeği için molla verildiğinde,toprağa sere serpe oturan işçiler, büyük bir iştahla yemeklerini yerler. Çoğuişçinin yüzünde öfke belirtileri göze çarpar. Bu hayatın beraberinde getirdiğizorluklar, sıkıntılar, güçlükler, dert ve tasa onları canından bezdirmiştir.Onlarında bir kalpleri var. Umutları, hayalleri ve gönül kaptırdıklarısevgililer. İnsan bir şeyi çok arzuluyorsa ve arzuladığı şey bir türlügerçekleşmiyorsa, bu durum onda zamanla bir şeylerin heyecanını kırar vearadaki sevgiyi bile yok eder.

   Yoksulluk;annelerin yüreğindeki acı feryattır.

   Yoksulluk;bir babanın sessizce döktüğü gözyaşlarındaki isyandır.

   Yoksulluk; bir çocuğun çok istediği ama hiçsahip olmadığı hayalleridir. 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner8

banner6