KADIN HAKLARI

Bir evde yemek yapma, yiyecek içecek hazırlama gibi görevler sadece kadınlara ait olduğu kabul edildiğinden dolayı daha geniş bir ifade ile yiyecek ve içecek hizmetlerinin daimi üyeleri olmaları hesabı ile “Kadın” ve “Kadın Haklarının” yakın tarihi içindeki seyrinden söz etmek istedim. Zira Kadınlara uygulanan haksızlıklar, kadın hakları veya kadına uygulanan şiddet hiç eksilmeden artarak süregelen bir gerçektir. Eskiden beri kadınların iyi bir yaşam sürmedikleri bir gerçektir. Bunun yakın tarihimiz içerisinde seyrini görmek istediğimizde görürüz ki, Ailede hükümranlık ve yönetimde erkek her zaman ön planda ve mutlak söz sahibi olmuştur. Kadın ise sadece çocuk yapmak için bir araç ve erkeğin her türlü hizmetini yürütmekle görevli bir cariye rolü layık görülmüştür. Doğan her çocuğun kız olarak doğmasının tek sorumlusu da yine kadın olarak görülmüştür. Birkaç kız çocuğu doğduktan sonra erkek çocuk sahibi olamayanların ikinci defa evlenmelerinin sebebi erkek çocuk sahibi olma isteklerinin yanında, kendisine erkek çocuk veremeyen ilk hanımını cezalandırmak amacını da taşımakta idi. Bu durumun bazı yerlerde halen devam ettiğini görüyoruz. Geçmişte ekseriyetle, genç kadınlar sadece emre itaat ile memurdu ve her söyleneni yapmak gibi bir vazife ile görevlendirilmişti. Kendisinin fikir beyan etmesi, alınacak kararlarda etkili olması dahi düşünülemezdi. Kendisi ile alakalı kararlar bile ya erkek tarafından ya da kaynanası tarafından alınırdı. Örneğin; genç kadın kendisine ayakkabı, entari vb en şahsi malzemelerin temininde bile fikir beyan edemezdi. Giysinin şekli, rengi, deseni erkeğin annesi tarafından kararlaştırılırdı. Bu ilginç vaziyet günümüzde de kısmen devam etmektedir. Erkeklik Allah’ın “seçkinlik makamı” olarak kişiye tahsisi edildiği inanışı vardı. Bu inanışın oluşmasında maalesef bazı din adamlarının öncülük ettiğini üzülerek öğrenmekteyiz. Birçok “Din adamı” olarak bilinen kişilerin hiçbir zaruret olmadığı halde ikinci, üçüncü evliliği yaptıklarını görüyoruz. Bunun sebebi ise sadece “nefsanî” duygularını gidermek olmuştur. Bunu meşrulaştırmak içinde din kurallarını kullanmışlardır. Bazı ayet ve hadisleri kendi sefih duyguları yönünde yorumlayarak yaşadıklarına “Din” süsü vermişlerdir. Kadınların bu durumun farkına varmamaları için de okumalarının okula gitmelerinin caiz olmadığı fetvalarını vermişlerdir. Çünkü kadınlar da okula gidip okumuş olsalardı birçok gerçeği biliyor olacaktı. Kadınların Biliyor olması da en başta bu tür Din adamları olmak üzere erkeklerin işine gelmiyordu. Bugün gelinen noktada kadınların sürekli sıkıntı eziyet ve işkence ile geçen hayatlarında büyük bir beyin yıkanması, bir şartlanma hadiseliyle karşı karşıya kaldıklarını görüyoruz.  Sürekli eskiye özlem duymaları ve erkekleri “mutlak lider” gibi bir nazarla düşünmeleri bunun en büyük kanıtıdır. Bugün Elli ve üzeri yaşta olan kadınların, gençliğinde maruz kaldığı sıkıntı ve kaynana eziyetinden dolayı, türlü türlü ruhsal ve fiziksel rahatsızlıklar yaşamaktadırlar. Kadınların maruz kaldığı Kalp hastalıklıları, şeker hastalığı, böbrek hastalığı gibi çok önemli hastalıkların yanında, hormonsal dengesizlikler, rahim kanserleri gibi ölümcül rahatsızlıkların sebebi zamanında yaşadıkları olumsuzluklardır. Birçok kadın tamamıyla erkeğin buyurduğu işleri yapmak çabasında olup da bakamadığından dolayı birkaç çocuğunu iki, üç yaşlarında kaybetmiştir. Bir kadın için çocuğunun ölmesinden daha büyük bir sıkıntı olamaz. Kadınlar böylesine yürek burkan bir hadiseyle karşılaşmışken ertesi günü buyrulan işlere koşmak zorunda kalmışlardır. Kadın, akşam tarladan döndüğünde evde bırakmak zorunda kaldığı çocuğunu bir an önce emzirip bakımını yapmak için uğraşırken, kocasının “önce benim yemeğimi hazırla” buyruğu ile karşı karşıya kaldığını ve kocasının bu emrini yerine getirmek için çabalarken çatlarcasına ağlayan çocuğunun sustuğunu, gidip baktığında da artık yaşamadığını ağlayarak anlatan kadınların nasıl bir ruh ve fizik haline sahip olması beklenir ki? Eski günlerin sıkıntısını taptaze yüreğinde taşıyan bir kadın anlatıyor: “Her gün çocuğumu büyükanneme bırakıp tarlaya gitmem emrediliyordu. Bende çaresiz bırakıp gidiyordum. Giderken ciğerim parçalanıyordu ve bir parçası evde kalıyordu. Bir türlü akşam olmuyordu. Çünkü çocuğum süt emiyordu ve evde ben olmasam aç kalıyordu. Bir akşam koşarak eve gittim. Oğlumun sesi gelmiyordu. İçim bir sıkıntı ile kaplandı. Eve girdiğimde Büyük anemin ağladığını gördüm. Feryat ettim. Çocuğum ölmüştü. Henüz bir yaşında idi. Daha yeni konuşmaya başlamıştı. O gün çok ağlamış Büyük annem evde hiçbir şey olmadığından dolayı bir tülbende bir iki tane kuru uzum koyup ezmiş ve emzik gibi ağzına vermiş. Tüm çabalarına rağmen olmamış işte, Açlıktan, bakımsızlıktan ve çaresizlikten öldü.” Bunu anlatan kadınını bugün nasıl bir durumda olduğu beklenir ki?  Tüm dünya onun olsa, bugün rahat bir yaşam içinde bile olsa o günleri unutması beklenebilir mi? Kadına yönelik şiddet ve haksızlığın başında gelen konuların belki de en önemlisi de kadının miras hakkının verilmemesidir. Allah emrettiği halde kadınlara miras haklarını vermemek, onları mirastan mahrum etmek kadına karşı yapılabilecek en büyük zulüm ve şiddettir. Güya, “Kadına şiddet” konusuna dikkat çekmek amacıyla kutlanan Kadın hakları günü gibi günlerde, kadınlara yapılabilecek en büyük hakaret, kadınların miras haklar gibi en kutsal ve en tabii haklarını dile dahi getirmeden onlara birer karanfil vererek sözde kadın hakları gününü kutlamak olacaktır. Kadınların, kızların miras hakkını vermeyen, vermiş gibi davranıp devede kulak vererek sözüm ona onları razı eden "ağabeylerin” haşirde nasıl bir cevap vereceklerini merak ediyorum…  Afiyette kalın