Yöneticiler bugün Urfa’yı "müzik şehri" olarak pazarlamaya çalışıyor. Oysa bu toprakların asıl unvanı, tarihin derinliklerinde kalmış muazzam bir otoriteye dayanır: "Urfa Okulu" ismiyle bilinen kadim bir merkeze...
Helenistik düşüncenin çekilip Roma’nın askeri nizamının bölgeye yerleştiği o çağlarda Urfa, sadece bir yerleşim yeri değil; felsefenin, mantığın ve bilimin dünya başkentlerinden biriydi.
Ancak bugün trajik olan; bu şehirde yaşayan insanların, üzerinde yaşadıkları toprakların bir zamanlar dünya felsefe tarihinde "Urfa Okulu" diye sarsılmaz bir otorite olarak anıldığından zerre kadar haberdar olmamasıdır.
Urfa’nın o eski "Akıl Şehri" kimliği, nitelikli demografik dokusundan geliyordu. Osmanlı’nın son dönemlerinden itibaren bölgede uygulanan iskân politikaları ve aşiret sürgünleri, şehrin demografik genetiğini kökten değiştirdi. Kadim şehirli kültürünün, aristokratik zarafetin ve entelektüel derinliğin yerini; daha sert, daha yoz ve sadece "günü" yaşayan bir taşra kültürü aldı.
Kendi tarihini ve "Urfa Okulu" gibi küresel bir markayı unutan bugünkü Urfa insanı; sığınacak tek liman, tutunacak tek pazarlama unsuru olarak "müziği" buldu. Ancak burada trajik bir çelişki olduğunu da akıl edemedi: Kendi sosyal yaşantısında müzikle uğraşanı, çalıp söyleyeni "mıtrıp" diyerek alaycı bir nitelemeyle aşağılayan, bu emeği "hafifmeşrep" bir uğraş görüp küçümseyen aynı toplum; bugün şehrinin bir "müzik şehri" olarak pazarlanmasına ses çıkarmıyor ancak bunu zihnen içselleştiremediğini de itiraf edemiyor.
Halkın bilinçaltında hâlâ bir "eğlence figürü" olarak dışlanan bu sanat dalı, nasıl olur da kadim bir kentin en büyük vizyonu olarak sunulabilir? Bir kentin başına gelebilecek en büyük felaket, içselleştiremediği bir elbiseyi üzerine eğreti bir biçimde giymeye çalışmasıdır. Urfa bugün, neye sahip olduğunu hatırlayamamanın ve neyi pazarlayacağını bilememenin o ağır pençesinde kıvranıyor.
Urfa’yı sadece bir "müzik şehri" etiketiyle avutmak, aslında bu büyük hafıza kaybını ve zihinsel çölleşmeyi gizleme çabasıdır. Soruyorum: Dünya felsefe tarihine devasa “Urfa Okulu” gibi bir otorite hediye eden bu topraklar, son birkaç yüz yılda müzik adına dünya çapında tek bir teori, tek bir büyük bestekâr veya evrensel bir ekol çıkarabilmiş midir?
Teoriden Yoksun Sesler: Bir şehre "müzik şehri" demek için o şehrin bir nota kuramı, bir armoni felsefesi olmalıdır. Maksadımız müziği aşağılamak, matematik gibi bir bilimden sayılmasını göz ardı etmek veya toptan görmezden gelmek değil; ancak gerçek şu ki, bugün Urfa müziği; nota bilmeyen, estetik kaygı gütmeyen, sadece yüksek desibelli haykırışlara hapsolmuş bir "sıra gecesi" sığlığından ibarettir.
Eserlerin Sessiz Çığlığı: Göbeklitepe’den Harran’a, kadim taş tepelerden evlere ve hanlarımıza kadar her bir tarihi eserimiz "Biz buradayız!" diye bağırırken; biz bu devasa mirası bir kenara itip sadece bağlama teliyle övünüyoruz.
Urfa’nın bugün şehri tanıtmak için "müzik şehri" klişesine sığınması bir ilerleme değil, tam bir zihinsel tasfiyedir. Yüzyıllar önce varoluşu tartışan, klasikleri tercüme edip milletlerin hizmetine sunan, gökyüzünü okuyan bu topraklar; bugün sadece hangi mekânda, hangi tarihi Urfa evinde daha çok gürültü çıkarıldığını konuşuyor. Şehir, kendi köklerindeki o muazzam "Urfa Okulu" mirasından bihaber, sığ bir popülaritenin peşinde sürükleniyor.
Urfa’nın artık daha fazla davul sesine değil; binlerce yıl önceki o ağırbaşlı bilgeliğine, tarihi eserlerinin o asil sessizliğine ve kaybolan şehirli kültürüne ihtiyacı var. Eğer biz, üzerinde yürüdüğümüz bu devasa felsefi mirası yeniden hatırlamazsak; "Akıl Şehri"nden geriye sadece yüksek sesle konuşan ama hiçbir şey anlatmayan bir taşra kalabalığı kalacaktır.
Sonuç olarak; Urfa’nın kurtuluşu, sadece şarkı söylemekte değil; kendi tarihini okumakta, "Urfa Okulu"nun o sönmeyen meşalesini yeniden yakmakta ve gerçek sanatı, bilimi, felsefeyi yeniden bu sokaklara çağırmakta olacaktır.