YAŞADIĞIN EV, RUH HALİNİ ELE VERİYOR

Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

İnsan kendini her zaman kelimelerle anlatamaz. Bazen susar, bazen “iyiyim” der ama içi hiç de öyle değildir. İşte tam bu noktada devreye yaşadığımız evler girer. Çünkü evler, sahibinin söyleyemediklerini sessizce anlatır. Sahibinin ruh hali hakkında bizlere ipuçları verir. 

Psikolojide mekân ve ruh hâli arasındaki ilişki uzun zamandır bilinen bir gerçektir. İnsan nasıl hissediyorsa, yaşadığı alan da çoğu zaman ona göre şekillenir. Dağınık bir oda, açılmayan perdeler, bir köşede biriken eşyalar… Bunların her biri yalnızca fiziksel bir düzensizlik değil, zihinsel ve duygusal bir yorgunluğun işareti olabilir. Zihnin dağılan parçaları evin her bir köşesindedir aslında, biz ne kadar farkında olma sakta yaşam alanımız zihnimizin yansımasıdır. 

Ancak insanın evle kurduğu ilişki yalnızca bugüne ait gibi düşünülebilir ama aksine tam anlamıyla bugünü ile ilişkili değildir. Çoğu zaman bu bağın temelleri çocuklukta atılır. Çünkü insan, ilk güven duygusunu da ilk tedirginliklerini de yaşadığı evde öğrenir. Çocuklukta büyütülen ev; sesleriyle, düzeniyle, misafirle, duygusal iklimiyle zihinde derin izler bırakır. Ve birey gelecekteki düzeninde de farkında olmadan o evin ikliminin yansımalarını yaşatır. Çocuklukta yaşadığı düzeni, evde ki huzuru belki de huzursuzluğu, mutluluğu, öfkeyi, kavgayı veya gürültüyü şimdiye yansıtır.

Gergin, huzursuz ya da sürekli çatışmanın yaşandığı bir ev ortamında büyüyen bireyler, yetişkinliklerinde “ev” kavramını güvenli bir alan olarak algılamakta zorlanabilir. Güvenli alan olarak algılamadığı bir ortamın içinde de bulunmak istemez. O ev ortamından kaçar, yüzeysel yaşamayı tercih eder. Bu kişiler için ev bazen dinlenilen değil, tetikleyici bir mekân hâline gelir. Bu durum, kişinin kendi evini kurduğunda bile içsel huzuru yakalayamamasına neden olabilmektedir. 

Gelin, bugün yaşadığımız evlerin ruh hâlimizle olan ilişkisini anlamadan önce; çocuklukta yaşanan evin bireylerde bıraktığı duygusal iklime birlikte bakalım. Çünkü insanın bir eve yüklediği anlam, çoğu zaman yıllar önce öğrendiği hislerle şekillenebilir.

ÇOCUKLUKTA YAŞANAN EVİN DUYGUSAL İKLİMİ

Çocuklukta yaşanan ev ortamı yalnızca fiziksel koşullardan ibaret değildir. Evde konuşulan dil, ses tonu, suskunluklar ve hatta kapıların nasıl kapandığı bile çocuğun dünyayı algılama biçimini şekillendirir. Sürekli eleştirilen bir evde büyüyen çocuk, yetişkinlikte kendine karşı daha acımasız olabilir. Sessizliğin hâkim olduğu evlerde büyüyenler ise duygularını ifade etmekte zorlanabilir. Sevginin verilmediği evlerde yetişen çocuklar, kırılan egolarını çoğu zaman başkalarının üzerinde onarmaya çalışır. Başkalarının evleri, başkalarının hayatları…

Öte yandan, duygusal olarak ihmal edilen ya da aşırı kontrolcü bir ev ortamında büyüyen bireylerde, yetişkinlikte iki uç davranış gözlemlenebilir: Ya ev tamamen ihmal edilir ya da aşırı düzen ve kontrol ihtiyacı gelişir. Her iki uç da geçmişte yaşanan güvensizlik duygusunun bugüne taşınmış hâlidir.

Günlük hayatta sıkça duyduğumuz “evim içimi sıkıyor” cümlesi aslında oldukça anlamlıdır. Çünkü bazen insanın içi sıkıldığı için evi sıkıcı gelir; bazen de çocuklukta öğrenilen duygusal kalıplar, yetişkinlikte kurulan eve taşınır. İnsan farkında olmadan geçmişini bugünün duvarları arasına yerleştirir.

Psikolojik açıdan bakıldığında, dağınıklık çoğu zaman zihinsel yükle ilişkilidir. Hayatında çok fazla sorumluluk taşıyan, sürekli erteleyen ya da duygularını bastıran kişiler, yaşadıkları alanı düzenlemekte zorlanabilir. Bu bir tembellik değil; çoğu zaman bir “baş edememe” hâlidir. Zihin yorulduğunda, ev de yavaş yavaş dağılır.https://ssl.gstatic.com/ui/v1/icons/mail/images/cleardot.gif

EŞYALAR VE DUYGUSAL BAĞ

Bazı eşyaları atamamak, bazı köşelere dokunamamak tesadüf değildir. Eşyalar yalnızca nesne değil, anı taşıyıcısıdır. Çocuklukta eksik kalan sevgi, güven ya da aidiyet duygusu; yetişkinlikte eşyalar üzerinden tutulmaya çalışılabilir. Bu nedenle bazı evler doludur ama ruhen boştur, bazıları sade ama huzurludur.

Öte yandan aşırı düzen de her zaman sağlıklı bir ruh hâlinin göstergesi değildir. Her şeyin kontrol altında olması gerektiği hissi, yoğun kaygı yaşayan bireylerde sıkça görülür. Evde en ufak bir düzensizliğe tahammül edememek, çoğu zaman geçmişte yaşanan belirsizliklere karşı geliştirilmiş bir savunma mekanizmasıdır. İnsan, kontrol edemediği duyguların yerine kontrol edebildiği alanları koyar; ev de bunun en görünür sahnesi hâline gelir.

Evin dili yalnızca düzenle sınırlı değildir. Işık, farkında olmadan ruh hâlimiz hakkında önemli ipuçları verir. İnsan yaşamdan yavaş yavaş geri çekilmeye başladığında, evin içine güneşin girmesini bile istemeyebilir. Çünkü güneş yalnızca bir ışık değil; bir yaşam belirtisi, bir hareket ve neşe çağrısıdır. Perdelerin sürekli kapalı olması, karanlık alanlarda vakit geçirme isteği; içe çekilme, yalnız kalma ihtiyacı ya da derin bir duygusal yorgunlukla ilişkilendirilebilir.

Buna karşılık evi havalandırmak, ışığı içeri almak, küçük değişiklikler yapmak ise çoğu zaman yalnızca bugüne değil, geçmişe de iyi gelme çabasıdır. İnsan bazen farkında olmadan, ışıkla birlikte kendini de hayata açmaya çalışır.

KAPALI PERDELER VE HAYATTAN GERİ ÇEKİLME

Perdeler yalnızca ışığı değil, hayatla kurulan bağı da düzenler. Kapalı perdeler, çoğu zaman içeri girmesin diye engellenen şeyin sadece güneş olmadığını gösterir. Görülmekten, temas etmekten ve hayata karışmaktan duyulan bilinçdışı bir geri çekilme hâli vardır burada.

Işığın girmediği evlerde zaman yavaşlar, günler birbirine karışır. Sabah ile akşam arasındaki fark silikleşir. Bu durum, kişinin ruhsal olarak da askıya aldığı bir dönemde olduğuna işaret eder. Hayatla arasına mesafe koyan insan, çoğu zaman önce ışığı keser. Çünkü ışık, fark etmeyi zorunlu kılar; insanı uyandırır.

Kapalı perdeler aynı zamanda korunma ihtiyacının da sembolüdür. Dış dünya fazla gürültülü, fazla talepkâr ya da fazla yorucu geliyorsa, insan kendi kabuğuna çekilir. Ancak uzun süre kapalı kalan perdeler, zamanla güven alanını değil, yalnızlığı büyütür. Hayata bakmadıkça, hayat da kişiye bakmaz.

AÇIK KALAN YATAKLAR

Bir insanın yattığı yatak, psikolojisini anlamak için oldukça önemli bir detaydır. Yatak sürekli açık kalıyorsa, hiç toplanmıyorsa bu durum çoğu zaman örtük bir depresyonun işareti olabilir. Sürekli uyuma isteği, bitmeyen yorgunluk ve halsizlik; kişinin yoğun duygular içinde olduğunu ve bu duygularla nasıl başa çıkacağını bilemediğini gösterir. Bu yüzden beden, kaçış yolu olarak sürekli yatmayı seçer.

Düzenli insanlara baktığınızda ise sabah uyanır uyanmaz odayı havalandırdıklarını, yataklarını topladıklarını ve güne öyle başladıklarını görürsünüz. Burada önemli bir ayrım vardır: İnsanlar evlerinin içinde ne yapıyorsa, bunun dış dünyadaki yansımasını da işlerinde ve ilişkilerinde sergiler. Evde kurulan disiplin, huzur ve düzen; zamanla hayatın diğer alanlarına da entegre olur.

Tüm bunlar dışarıdan bakıldığında küçük detaylar gibi görünebilir. Ancak mesele eve birinin gelip yatağı açık görmesi değildir. Asıl mesele, sizin o yatakta nasıl bir ruh hâliyle uyandığınız ve güne nasıl devam ettiğinizdir. İnsanın kendine duyduğu saygı, en çok kendisiyle kurduğu ilişkiden anlaşılır.

AYNA YERLEŞİMİ VE KENDİNLE KURDUĞUN İLİŞKİ

Aynalar da evin en dürüst parçalarıdır. Nerede durdukları, ne sıklıkla kullanıldıkları ve hatta üzerlerinin kapatılıp kapatılmadığı bile kişinin kendisiyle kurduğu ilişki hakkında ipuçları verir. Aynadan kaçan insan, çoğu zaman kendine bakmaktan da kaçıyordur.

Evin içinde aynanın olmadığı ya da bilinçli olarak saklandığı alanlar, benlik algısındaki kırılganlığa işaret edebilir. Kendini görmek, yüzleşmeyi gerektirir. Yalnızca fiziksel görünümle değil; yorgunlukla, yaşananlarla ve değişimle de. Bu yüzden bazı insanlar aynaya bakmamayı tercih eder; çünkü gördükleriyle ne yapacaklarını bilemezler.

Öte yandan, aşırı ayna kullanımı da başka bir hikâye anlatır. Sürekli kendini kontrol etme, onay arama ve “nasıl görünüyorum?” sorusuna takılı kalma hâli… Bu da içsel değerin dışarıdan beslenmeye çalışıldığını gösterir.

Ayna, insanın kendisiyle olan mesafesini gösterir. Ne çok yakın, ne tamamen uzak… Sağlıklı bir ilişkide insan aynaya bakar, görür, kabul eder ve geçer. Çünkü mesele kendine bakmak değil; kendinle barışabilmektir.

TEKRARLANAN EV DÜZENİ

İnsan çoğu zaman farkında olmadan çocukluğundaki ev düzenini tekrar eder. Aynı karmaşa, aynı sessizlik ya da aynı kontrol… Bu tekrar, alışkanlıktan çok tanıdıklık hissinden beslenir. Tanıdık olan, her zaman sağlıklı olmasa bile insana güven verir.

KADINLAR VE EV YÜKÜ

Özellikle kadınlar için ev, yalnızca yaşanılan bir alan değildir; sorumluluğun, beklentinin ve görünmeyen emeğin merkezidir. Duygusal olarak yorgun düşen kadınların, evle kurduğu ilişkinin zamanla ağırlaşması tesadüf değildir. Ev bazen dinlenilen değil, tükenilen bir yere dönüşür. Çünkü kadın için ev; çoğu zaman yüklenilen rollerin, sessiz fedakârlıkların ve karşılıksız emeğin toplandığı bir alandır.

Urfa gibi kültürel bağları çok güçlü şehirlerde evin anlamı çok daha derindir. Bu şehirlerde ev, yalnızca bir yaşam alanı değil; geleneğin, aile bağlarının ve toplumsal beklentilerin de taşındığı bir mekândır. Kadın için ev, çoğu zaman dış dünyaya açılan bir vitrin; emeğin, düzenin ve “iyi ev kadını” olma hâlinin sessiz bir göstergesidir.

Urfa’da ev, sadece kapısını kapatıp dinlenilen bir yer değildir. Ev; misafirin ağırlandığı, sohbetin uzadığı, hatırın ve gönlün konuşulduğu bir yerdir. Urfa halkı evinde misafir ağırlamayı sever; çünkü o evin içinde huzur olsun ister. Ağırlamaktan da ağırlanmaktan da mutluluk duyar. Özenle hazırlanan sofralar, yalnızca gelenek değil; iç dünyadaki ruhsal iklimin sessiz bir yansımasıdır. Ev, yalnızca dört duvar değil; insanın iç hâlinin sessiz bir anlatıcısıdır.

Ancak şu kısmada değinmek ve önemli bir ayrım yapmak istiyorum. Evini toparlayamayan ya da ihmal eden birini yargılamak doğru değildir. Çünkü bazen insanın toparlamaya değil; anlaşılmaya, dinlenmeye ve geçmişiyle yüzleşmeye ihtiyacı vardır. Evdeki düzensizlik çoğu zaman bugünün değil, dünün sessiz bir yansımasıdır.

Belki de asıl soru şudur:

Evlerimizi mi toplamaya çalışıyoruz, yoksa çocukluktan beri taşıdığımız duyguları mı?

Bir çekmeceyi açın mesela…

Orada gerçekten amacına hizmet eden şeyler mi var, yoksa artık taşınmaması gereken yükler mi? Zihni toparlamak istiyorsanız, belki de dağınık çekmecelerden başlamak gerekir.

Evinize girdiğinizde anılar sizi karşılıyor mu? Aksesuarlar, fotoğraflar, sevdiklerinizle bağ kurduğunuz detaylar var mı? Bu küçük izler; geçmişe, sevdiklerinize ve kendinize verdiğiniz değerin göstergesidir. Evle bağ kurmak, aslında kendinizle bağ kurmaktır.

Peki eviniz bugün size ne anlatıyor?

Sadece bugünü mü, yoksa geçmişten gelen bir hikâyeyi mi fısıldıyor?

O ev size gerçekten bir yuva gibi mi hissettiriyor?

Unutmamak gerekir ki evler konuşur.

Evlerimiz kadar geçmişimiz de bizimle yaşar. Bu yazıyı; geçmişle bugünün, aynı çatı altında nasıl buluştuğunu anlamak için kaleme aldım. Yalnızca evler üzerine değil; insanın kendisiyle kurduğu ilişki üzerine yazdım.  Çünkü unutmamalıyız ki bazen toparlanması gereken şey evimiz değil, yıllardır içimizde taşıdığımız duygulardır.

Eğer bu satırlar, siz değerli okuyanları kendi evine ve ruh hâline biraz daha dikkatle bakmaya davet edebildiyse, yazım amacına ulaşmıştır.

Çünkü insan, en çok yaşadığı yerde değil; kendine nasıl davrandığında görünür.

Evinize ve ruhunuza iyi gelmesi dileğiyle, sevgiler…

YAŞADIĞIN EV, RUH HALİNİ ELE VERİYOR

İptal

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha fazla gösterilecek yazı bulunamadı!

Tekrar deneyiniz.