Kimi zaman tosladığımız, kimi zaman içimizde biriken her türlü isyanı karaladığımız, iç dünyamızın aksidir. İlanlardan aşklara, inançlardan sloganlara kadar insanın her türlü aydınlık ve karanlığının yansımalarını taşıyan örüntülerdir, duvarlar.
Modern hayatın getirisi, tekniğin öngörülemez ilerleyişi, mahremiyetin her türlü ifşa edilebildiği bir zamanda, ardına sığındığımız bütün duvarların enkazında kaldık. Kendimizle aramıza koyduğumuz duvarların bir şeyi engellediği yok; üstelik maruz kaldığımız teknolojik taarruzun her türlü saldırısına karşı savunmasız duruyoruz.
Bizi, doğal bir olaya açık etmekten kurtaracağına olan inançla inşa ettiğimiz bu duvarlar, her türlü ahlakın iğfal edildiği, gelenek-göreneğin alt üst edildiği, her türlü inancın yerle yeksan olduğu bu zamanın gelişmişlik taarruzundan bizi korumadığını tahkik etmekten de uzaklaşıyoruz.
İç dünyamıza çekildikçe dünyevileştik ve dünyevileşme, inşa edilen tek duvar olarak yükseliyor hayatımızın dört köşesinde. Hiçbir değeri olmadığı gibi her türlü insani krizi de insana bir değer gibi pazarlayan seküler anlayış, dört başı mamur bir duvar gibi çevrelemiş her yanımızı. Çünkü seni, bir duvar inşa etmene gerek olmaksızın değerlerinin katline razı etmenin adıdır, bu eskimeyen yenidünya sloganı.
Gel gelelim ördüğümüz duvarlar, sadece güneşimizi kestiği gibi kendimizi iç dünyamızdaki karanlıklarla da baş başa bıraktı. Koruduğunu zannettiğimiz bütün değerlerimizin üstüne devrildi. İnsanın insanla arasında çekilen bu surlar, gittikçe kalabalıklaşan dünyada yalnızlığa mahkûm etmekten başka, hiçbir değer ve ederi, örüntüsünde barındırmıyor artık.
Sureti, sireti ve gayreti, sıvası dökülmüş bir duvara benzemekle hemhal olan insanın fiziki anlamda kendini korumaya yönelik bu duvar inşası ancak görüş alanını daraltmaktan başka hiçbir şeye yaramadı. İçerideki yangını söndürmeye bir yol bırakmadığı gibi, içinden çıkılacak bir kurtuluş yolunu da tümden kapattı.
Yıkım, ördükçe dışarıda kaldığını zannettiğimiz duvarların ardında değil artık. Enkazından kurtulunmaz, altından kalkılamaz duvarların içinde. El kadar telefonla dünyamız duvarları içeriden yıkıma uğratıyor artık.
Sanatı, siyaseti, edebiyatı; türküsü, şarkısı, şiiri; düğünü, örfü, âdeti; ticareti, esnafı zanaatı, her türlü üçkâğıtçılığı içselleştirmiş olmanın verdiği yıkıma karşı korunmasız bir değerler manzumesi. Hiçbir kalenin koruyamayacağı bir hasarla yıkılmış bir duvarın altındaki enkazdır, bütün bu değerler.
Hükmüne duçar olunan bu gelişmişlik düzeni, dümdüz ederek bütün değerleri duvarları içeriden yıkıyor artık.
Ardında ne olduğu değil, artık içinde ne olduğunun felaketi yaşanıyor ve tehlike duvarlarla ördüğümüz avluda ve hatta avucumuzda.
Duvarlar, yağ tenekelerinde çiçeklerin üzerine dizildiği bir örüntüyken, şimdi dikenli tellerle çevrili bir küçük dünya felaketinin yaşandığı çevrelenmiş canlı mezarlara dönüştü.
Tehlikeli olan artık duvarların ardı değil, duvarların içi. Ve can havliyle kurtulayım desek de elimize tutuşturulan felaketle kaçmamız da olası değil.
Çünkü bütün duvarlar dikenli tellerle çevrili, ilk takılacak, ilk kanayacak, ilk toslayacak olan biziz, kendi ellerimizle ördüğümüz bu duvarlara.
Eliyle kendini dört duvara mahkûm eden bu çağın insanı.
Hasar duvarda değil, duvarların ardında.
Duvarların ardı felaket, başımızı kaldırıp biraz, “göğe bakalım.”