İnsanın en büyük ve belki de en derin kavgası kendi içindedir. Ve çoğu insan bu kavgayı kazandığı için değil, sürdürmekten yorulduğu için durur.
Carl Rogers, insanın dönüşümünün başlangıcını şöyle tarif eder: “Olduğum kişiyle, olmam gerektiğini sandığım kişi arasındaki savaşı bıraktığım gün iyileşmeye başladım.” Çoğumuz bu savaşı yıllarca sürdürürüz. Kendimizle, geçmişimizle, başımıza gelenlerle. Ve çoğu zaman bizi yoran, yaşadıklarımızdan çok bu bitmeyen kavgamızdır.
Steven Hayes’in geliştirdiği Kabul ve Kararlılık Terapisi (ACT), insanın acıdan kaçtıkça daha çok acı çektiğini söyler. Hayes'e göre sorun, yaşadıklarımız değil; yaşadıklarımızla kurduğumuz kavgadır.
Kabul, zannedildiği gibi teslim bayrağı çekmek değildir. Kabul yaşadıklarımızı onaylamak değil, olanı olduğu haliyle görebilmektir. Bilişsel ayrışma dediğimiz süreçte insan, zihninin ürettiği “böyle olmamalıydı” cümlesini bir gerçek değil, bir düşünce olarak tanımayı öğrenir.
Ancak kabul bir durak değil, bir eşiktir. ACT’nin ikinci ayağı olan kararlılık, insana “Şimdi, bu gerçekliğin içinde nasıl bir insan olmak istiyorsun?” sorusunun cevabını bulması konusunda yardım eder. Canın yanarken de anlamlı olana doğru küçük adımlar atmak, yataktan kalkmak, çocuğuna sarılmak, işine devam etmek, dua edebilmek vs. hepsi kararlılıktır.
Din psikolojisinde kabul ve kararlılık, teslimiyet ifadesiyle örtüşür. Teslimiyet, pasif bir kabulleniş değil, kontrol edilemeyen alanı Allah’a bırakabilme cesaretidir. Psikolojik açıdan bu, kontrol odağının sağlıklı biçimde yeniden düzenlenmesidir. İnsan, sorumluluğu ile kaderi arasındaki sınırı fark ettiğinde ruhu sakinleşir.
Aaron Beck kaygının kökenini “aşırı sorumluluk algısı” olarak tanımlar. Her şeyi yönetmesi gerektiğine inanan zihin, en küçük belirsizlikte alarm verir. Teslimiyet ise bu alarmı susturmaz ama sesini kısar. Teslimiyet insana “ Ben çabamdan sorumluyum, sonuçtan değil.” anlayışını yerleştirir. Bu anlayış, hem psikolojik esnekliğin hem de tevekkülün ortak kesişimidir.
İnsan her şeyi düzeltemez. Travmalar geri sarılmaz, kayıplar geri gelmez, bazı yaralar kabuk bağlasa da izi kalır. ACT bunu yarayla yaşamayı öğrenmek olarak tanımlar. İnanç sistemi ise bu durumu imtihanla yürümek olarak nitelendirir. Bu iki anlayış da aynı noktaya temas eder: Hayatın tamamı kontrol edilemez fakat ona verilecek cevap seçilebilir.
Teslimiyet, iradeyi iptal etmez, onu doğru yere bağlar. Kişi, enerjisini imkânsız olanı değiştirmeye değil, mümkün olanı yaşamaya harcar. Bu yüzden teslim olan insan daha berrak bir mücadele içine girer.
Kabul, bu oldu, diyebilmektir. Kararlılık, buna rağmen yürüyorum, diyebilmektir. Teslimiyet ise, bu yolu yalnız yürümüyorum, diyebilmektir. Hayat belki bir anda güzelleşmez. Ama insan, elindeki kırık parçalarla da bir bütün kurabileceğini fark eder. Victor Frankl’ın dediği gibi, anlam bulunmadığında bile aranabilir. Ve insan, anlam aramaya devam ettiği sürece umutsuz değildir.
Belki de gerçek rahatlama, her şeyin düzelmesi değil, düzelmese bile yaşayabileceğini bilmektir. İnsan bunu anladığı gün, içindeki düğüm yavaşça çözülür ve kalp devam edebileceğini hisseder.
Kendinize nazik davranmayı unutmayın!