(URFA’DAN YÜKSELEN BİR ÇIĞLIK)
Şanlıurfa’da bir kadın şiddete maruz kaldı. Adı Fatma Çakmak.
Yaşadığı darp olayı kısa sürede haber oldu, sosyal medyada paylaşıldı ve konuşuldu. Birkaç günlüğüne. Sonra ne olacak biliyor musunuz? Her zamanki gibi sessizlik çökecek. Oysa bu mesele ne bir isimden ibaret ne de tek bir şehirle sınırlı.
Ne doğusu var ne batısı, ne büyükşehri var ne taşrası. Bu mesele, coğrafyadan bağımsız bir insanlık sorunu. Ama sessizliğin adresi var: Evlerin içi, kapalı kapılar, “aile meselesi” denilerek geçiştirilen hayatlar, görüp susanlar, duyup karışmayanlar ve her defasında “bize dokunmuyor” diyerek sırtını dönenler.
Şiddet sadece uygulandığı anda değil, görmezden gelindiğinde de büyür. Unutulduğunda derinleşir. Normalleştiğinde ise sıradanlaşır.
ŞİDDET SADECE GÖRÜNEN İZLERDEN İBARET DEĞİL
Şiddet çoğu zaman vücutta oluşan morluklarla, kırıklarla anılır. Fatma Çakmak’ın yaşadıklarında olduğu gibi… Yüzündeki morluklar, çizikler ve şişlikler hafızalara kazındı. Oysa bilinenin aksine, en derin yaralar bedende değil, zihinde açılır. Psikolojik şiddet; küçümseyen bakışlarda, susturulan cümlelerde, değersiz hissettiren sözlerde gizlidir. Fiziksel iz bırakmaz ama insanın kendine olan inancını adım adım aşındırır.
Urfa’nın güçlü kültüründe yer alan ‘sabır’ ve ‘ayıp’ kavramları, şiddeti değil; aslında merhameti ve sahip çıkmayı anlatır.
Şanlıurfa, köklü yapısı ve güçlü aile bağlarıyla bilinen bir şehir. Tam da bu yüzden, yaşanan her olay yalnızca bireysel bir hikâye olarak değil, toplumun vicdanında karşılık bulan bir meseleye dönüşüyor tıpkı bu olayda olduğu gibi. Bu şehir, yalnızca gelenekleriyle değil; zor zamanlarda ortaya çıkan sağduyusu ve dayanışma kültürüyle de anılmalı.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta ise, şiddetin bir öfke anı olmadığı bir kontrol biçimi olduğudur.
Ve en tehlikelisi, şiddetin sessizlikle beslendiğinde büyümesi. O sessizlik öyle bir pekiştireçtir ki sessizlik devam ettikçe şiddet her geçen gün daha da artar.
RUHSAL YARALAR MORLUK BIRAKMAZ AMA…
Ruhsal yaralar çoğu zaman görünmez. Ne aynada fark edilir ne de başkalarının sorularını tetikler. Oysa etkisi, fiziksel bir darbeden çok daha uzun sürer. Şiddetin psikolojik boyutu, izini bedende değil; güvende, benlik algısında ve ilişkilerde bırakır. Korkuyla yaşayan bir zihin, zamanla kendini suçlamayı öğrenir. “Ben mi abartıyorum?”, “Hak etmiş olabilir miyim?” soruları, şiddetin en sinsi biçimidir. Kişi suçlu olmasa bile kendini suçlamaya başlar. Çünkü burada fail geri çekilse bile, şiddet içeride devam eder.
Travma, yaşanıp biten bir olay değildir; tekrar eden bir haldir. Uykuya sızar, kararların arasına girer, yakınlık kurmayı tehdit gibi hissettirir. Ruh, kendini korumak için kapanır ama bu kapanma iyileşme değil, hayatta kalma çabasıdır. Toplum ise çoğu zaman bu yaraları görmezden gelir. Morluk yoksa şiddet yok sanılır. Oysa psikolojik şiddet, sessizliğiyle daha kolay normalleşir ve tam da bu yüzden daha geç fark edilir.
Ruhsal yaralar morluk bırakmaz; ama güveni parçalar, benliği zedeler ve insanın kendisiyle kurduğu ilişkiyi derinden yaralar.
PSİKOLOJİK ŞİDDET: SESSİZ VE SÜREKLİDİR
Bağırmadan da şiddet uygulanabilir. Kontrol etmek, hesap sormak, yalnızlaştırmak, korkutmak, tehdit etmek… Bunların her biri psikolojik şiddetin parçalarıdır. En tehlikeli yanı ise çoğu zaman “normal” gibi gösterilmesidir.
Oysa bu şehirde kadınların omuzladığı yükler kadar güçlü bir sağduyu ve koruma refleksi de vardır; ama burada asıl mesele, bu sessizliği doğru yerlerde bozabilmektir. Dur diyebilmektir.
Fatma Çakmak’ın yaşadığı olay bize bir gerçeği tekrar hatırlatıyor: Bir kadına atılan her tokat, aslında toplumun vicdanına iner. Ama ne yazık ki çoğu zaman bu tokadı hissetmeyiz. Çünkü “bizi ilgilendirmediğini” düşünürüz. Komşunun duvarının arkasından gelen sesi duyarız ama kapıyı çalmayız. Haberi okuruz ama birkaç dakika sonra akışta kaybolur gider. Duysak bile görsek bile ilgilenmeyiz, görmemezliğe, duymamazlığa veririz.
Oysa Urfa’da olduğu gibi Türkiye’nin her yerinde, bu sessizlik zinciri kırılmadıkça hiçbir yasa, hiçbir ceza tek başına yeterli olmayacak. Elbette hukuki yaptırımlar şart. Elbette caydırıcılık önemli. Ama asıl mesele, şiddeti meşrulaştıran her türlü düşünceyle yüzleşebilmekte.
“Yuvayı yıkmayalım” denilerek susturulan kadınlar var bu ülkede.
“Çocuklar için katlan” denilerek hayattan vazgeçmesi beklenen kadınlar var.
Ve ne yazık ki bazen hayatta kalamayanlar…
KONTROL SEVGİ DEĞİLDİR
Kıskançlık, ilgi ya da koruma adı altında sunulan davranışlar çoğu zaman birer kontrol mekanizmasıdır. Kiminle konuştuğundan ne giydiğine kadar her alana müdahale etmek sevgi değil, tahakkümdür. Sevgi, korkuyla değil güvenle var olur.
Urfa’nın kültüründe sahip çıkmak vardır; ama sahip çıkmak, bir kadının hayatını daraltmak değil, onu güçlendirmektir.
Şiddetin haber değeri var ama şiddetsizliğin sürdürülebilir bir gündemi yok. Oysa asıl konuşmamız gereken bu. Bir kadın darp edildikten sonra değil; ilk tehdidi yaşadığında, ilk korktuğunda, ilk kez yalnız hissettiğinde yanında olabilmek.
Urfa’dan yükselen bu ses, aslında hepimize ait. Çünkü şiddetin adresi yok. Ama sessiz kalmayı seçmediğimiz her an, bu şiddetin karşısında durduğumuzu da göstermiş oluyoruz. Görmezden gelmedikçe, “bize ne” demedikçe, mesele yalnızca bir kadının değil, ortak bir vicdanın meselesine dönüşüyor.
Belki de artık şunu sormanın zamanı:
Bir sonraki haberde yine “bir kadın daha” mı diyeceğiz, yoksa bu sessizliği gerçekten bozacak mıyız?
Çünkü bu topraklara suskunluk değil, kadınına sahip çıkmak yakışır. Tıpkı bugün Fatma Çakmak olayında yaşandığı gibi.