Modern insanın en büyük çelişkilerinden biri, her şeyi kontrol etmek istemesi fakat aynı anda kontrol edemediği şeylerin ağırlığı altında ezilmesidir. Günümüz psikolojisi bu durumu “belirsizlik intoleransı” olarak tanımlar. Yani insan, sonucunu öngöremediği durumlarla karşılaştığında yoğun kaygı yaşar. Oysa kadim geleneklerimizin bize sunduğu iki güçlü kavram, bu yükü hafifletmenin kapısını aralar: Tevekkül ve dua.
Tevekkül çoğu zaman yanlış anlaşılmakla beraber inancımızın sağlıklı yorumunda tevekkül, sorumluluğu terk etmek değil, sorumluluğu yerine getirdikten sonra sonucu kabullenebilmektir. Yani çaba + teslimiyet.
İnsan bazen yalnızca davranış düzeyinde elinden geleni yapar, fakat zihinsel ve duygusal düzeyde hâlâ kontrol etmeye çalışır. İşte tevekkül tam da burada devreye girer. Tevekkül, zihnin “Benim gücüm buraya kadar” diyebilmesidir. Psikolojide bu duruma “kontrol odağını yeniden yapılandırmak” denir. Kişi, kontrol edebildikleriyle edemediklerini ayırt etmeyi öğrenir. Tevekkül, bu ayrımı manevî bir zeminde destekler.
Bu bakış açısı, kaygıyı tamamen ortadan kaldırmasa da onun yıkıcı etkisini ciddi biçimde azaltır. Çünkü kaygının temelinde çoğu zaman ya olmazsa düşüncesi vardır.
Bu noktada dua devreye girer. Dua, sadece bir şey istemek değil, psikolojik açıdan bakıldığında bir bağ kurma biçimidir. İnsan dua ederken yalnız olmadığını hisseder. Bu, özellikle çaresizlik anlarında güçlü bir koruyucu faktördür.
Birçok araştırma, düzenli dua ve meditasyon pratiği olan bireylerde stres düzeyinin daha düşük olduğunu, umut duygusunun ise daha yüksek seyrettiğini göstermektedir. Bunun nedeni, beynin dua sırasında gevşeme tepkisi üretmesidir. Kalp ritmi yavaşlar, kaslar gevşer, zihin daha sakin bir moda geçer.
Ama duanın asıl gücü, sadece fizyolojik rahatlamada değil, anlam üretme kapasitesindedir. İnsan şunu hisseder: “Yaşadıklarım başıboş değil. Duyan, gören ve bilen bir kudret var.” Bu duygu, travmatik deneyimlerle baş etmede bile ciddi bir dayanıklılık sağlar.
Tevekkül ve dua birlikte düşünüldüğünde, sağlıklı bir psikolojik denge modeli ortaya çıkarır. Elinden geleni yapmak, öz saygıyı güçlendirir. Sonucu Allah’a bırakmak, kaygıyı azaltır. Dua etmek, umudu besler. Bu üçlü, ruh sağlığı açısından bir koruyucu kalkan gibidir.
Ancak önemli bir denge noktası vardır: Tevekkül, tembellikle karıştırıldığında kişiyi pasifliğe sürükler, dua ise eylemin yerine konulduğunda bir kaçış mekanizmasına dönüşebilir. Sağlıklı olan şudur: Önce adım atmak, sonra dua etmek ve ardından teslim olmak.
Belki de bugün en çok ihtiyacımız olan şey, daha fazla kontrol değil, daha derin bir teslimiyettir. Daha fazla kaygı değil, daha güçlü bir umuttur. Elimizden gelen her şeyi yapıp gerisini Allah’a bırakmak ruhumuza nefes aldırır.
Çünkü insan, her şeyi başarmak zorunda değildir. Ama denemekle yükümlüdür. Gerisi, hikmettir.
Kendinize nazik davranmayı unutmayın!