Travma denildiğinde çoğu zaman aklımıza bireysel yaşantılar gelir; bir kayıp, bir kaza, bir hastalık. Oysa bazı travmalar vardır ki tek bir kişiye değil, bir topluma, bir şehre, hatta kuşaklara yayılır. Doğal afetler, savaşlar, göçler, ekonomik krizler, salgınlar… Bunlar yalnızca haberlerde kalmaz insanların ruhsal dünyasında, ilişkilerinde ve gündelik yaşamında iz bırakır. İşte buna kolektif travma diyoruz.
Kolektif travmaların en çarpıcı yönü, “herkes yaşadı ama kimse tam olarak konuşmuyor” hissidir. Acı ortaktır fakat yas çoğu zaman bastırılır. “Güçlü olmalıyız”, “hayat devam ediyor” gibi cümleler, iyileştirici olmaktan çok duyguları askıya alır. Oysa travmanın en temel ihtiyacı tanınmaktır. Yaşananın zor ve sarsıcı olduğunun kabul edilmesi gerekir.
Bu tür travmalardan sonra toplumlarda bazı ortak belirtiler görülür. Sürekli bir tetikte olma hali, geleceğe dair umutsuzluk, öfke patlamaları, duyarsızlaşma ya da tam tersine aşırı hassasiyet. İnsanlar bazen kendi tepkilerini bile yadırgar: “Ben neden hâlâ bu kadar etkileniyorum?” Bu sorunun cevabı basittir. Çünkü travma sadece yaşandığı anda değil, sonrasında da çalışmaya devam eder.
Kolektif travmalar ilişkilerimizi de etkiler. Dayanışma artabilir ama aynı zamanda kutuplaşma da derinleşebilir. Kimi insanlar yakınlaşırken, kimileri kabuğuna çekilir. Bu noktada doğru ya da yanlış tepki yoktur; yalnızca farklı baş etme biçimleri vardır. Ancak birbirimizin tepkilerine alan tanımadığımızda, travma sessizce büyür.
İyileşme ise yalnızca bireysel terapi odalarında değil, toplumsal alanlarda da başlar. Anmak, konuşmak, yazmak, birlikte yas tutmak ve birlikte anlamlandırmak bu sürecin parçasıdır. Yerel hafıza çok değerlidir çünkü insanlar en çok kendi hikâyeleri duyulduğunda iyileşir. Ben yalnız değilim duygusu, travmanın panzehirlerinden biridir.
Ancak yaşananları yok saymak ve normalmiş gibi davranmak oldukça risklidir. Duygular bastırıldığında kaybolmaz sadece şekil değiştirir. Onlara söz verdiğimizde ise dönüşmeye başlarlar.
Belki de bugün kendimize sormamız gereken en temel soru şudur: Yaşadıklarımız bizi sadece yordu mu, yoksa birbirimize karşı daha dikkatli, daha şefkatli olmayı da öğretebilir mi? Acının dili serttir ama ondan yeni bir anlam çıkarabilmek mümkündür. Toplum olarak iyileşme, olan biteni unutarak değil; hatırlayarak, dönüştürerek ve birlikte yeniden bağ kurarak başlar.
Kendinize nazik davranmayı unutmayın!