Ramazan ayı, yalnızca takvimde yerini alan kutsal bir zaman dilimi değildir. O, insanın kendisiyle yüzleştiği, iç dünyasına döndüğü, sabrı öğrendiği ve ruhunu arındırdığı bir mekteptir. Aç kalmanın ötesinde bir anlam taşır ramazan; insanın nefsini terbiye etmesi, arzularını kontrol altına alması ve ruhsal olarak olgunlaşması için eşsiz bir fırsattır. İnsanın kendini sınaması ve kontrol altına almasını sağlayan bir dönemdir.
Şanlıurfa’da Ramazan, bu anlamı daha derinden hissettirir. Sahur vakti sokaklara yayılan sessizlik, sahurun vaktine doğru çalan davul sesleri, iftar saatine yakın artan o tatlı telaş, Balıklıgöl çevresinde edilen dualar… Bu şehirde Ramazanın yalnızca yaşandığını değil; hissedildiğini de gösterir bize.
Modern psikoloji, insanın en büyük gücünün öz-denetim olduğunu söyler. Erteleyebilme, sabredebilme, dürtülerini kontrol edebilme… İşte Ramazan tam da bu noktada devreye girer. Oruç, yalnızca mideyi değil zihni, duyguları ve davranışları da disipline eder. Gün boyu açlık ve susuzlukla geçen saatler, bireyin sabır kaslarını güçlendirir. Nasıl ki bir kas çalıştırıldıkça güçlenirse, öz-denetim de pratikle gelişir.
Ramazan, insanın içindeki aceleci, tüketmeye odaklı, haz arayan yönüyle yüzleşmesini sağlar. Günümüz dünyası sürekli hız, sürekli tüketim ve anlık haz üzerine kuruludur. Bir şeyi isteriz ve hemen ulaşmak isteriz. Oysa oruç, “beklemeyi” öğretir. Urfa’da iftar topunun sesini beklerken geçen o dakikalar, aslında hayatın kendisini beklemeyi öğrenmektir. Bu bekleyiş, sabrın psikolojik temelini oluşturur.
NEFİS TERBİYESİ VE ÖZ DENETİM
Psikolojide “dürtü kontrolü” kavramı, bireyin anlık isteklerine karşı koyabilme becerisini ifade eder. Bu beceri akademik başarıdan sağlıklı ilişkilere, iş hayatından aile içi iletişime kadar birçok alanda belirleyicidir. Ramazan ayı, bireye her gün düzenli olarak farkında olamadan dürtü kontrolü pratiği yaptırır.
Susamışken su içmemek, açken yemeğe dokunmamak, öfkeliyken kendini tutmak… Bunlar yalnızca dini bir sorumluluk değil; aynı zamanda güçlü bir psikolojik eğitimdir. Bu süreçte birey, “istiyorum ama yapmıyorum” diyebilme gücünü keşfeder. Bu farkındalık, kişinin kendine olan saygısını artırır.
Nefsi terbiye etmek, onu bastırmak değil; onu tanımak ve yönetmektir. Ramazan, insanın zaaflarını fark ettiği ama aynı zamanda onları dönüştürebildiğini gördüğü bir aydır. Urfa’nın kadim sokaklarında yürürken insan, hem tarihle hem kendisiyle karşılaşır. Bu şehir nasıl yüzyıllardır ayakta kaldıysa, insan ruhu da sabırla ve bilinçle güçlenir.
Bu da öz-yeterlilik duygusunu besler. “Ben kendimi kontrol edebilirim” düşüncesi, bireyin ruhsal dayanıklılığını artırır. Öz-denetim geliştiğinde kişi sadece oruca değil; hayattaki zorluklara da daha güçlü tutunur.
SABIR VE PSİKOLOJK DAYANIKLILIK
Psikolojik dayanıklılık dediğimiz şey zorluklar karşısında ayakta kalabilme ve toparlanabilme becerisidir. Ramazan, sabır pratiğiyle bu dayanıklılığı besler. Açlık ve susuzluk fiziksel bir sınavdır ancak asıl sınav duygusal alandadır. Sinirlenmemek, kırıcı olmamak ve kalp incitmemek… Bunlar ruhun olgunlaşma adımlarıdır. Sabır, pasif bir bekleyiş değildir. Sabır, bilinçli bir duruştur. Kişi sabrederken aslında içsel gücünü inşa eder. Her iftar sabrın ödüllendirildiği bir andır. İlk yudum su bile yalnızca bedeni değil; ruhu da ferahlatır.
Urfa’da iftar sofralarının kalabalığı, sabrın toplumsal bir sevince dönüşmesidir. Aynı sofrada buluşan aileler, komşular ve dostlar… Bu birliktelik, psikolojik dayanıklılığı artıran en önemli unsurlardan biri olan sosyal desteği güçlendirir.
Araştırmalar, güçlü sosyal bağlara sahip bireylerin stresle daha iyi başa çıktığını göstermektedir. Ramazan ayında artan yardımlaşma ve dayanışma, bireyin yalnızlık hissini azaltır. İnsan, destek gördüğü yerde güçlenir.
EMPATİ VE SOSYAL BAĞLAR
Oruç, açlığın ne demek olduğunu hatırlatır. Gün boyu aç kalmak, yoksulların yaşadığı duyguyu anlamaya bir adımdır. Bu deneyim empatiyi artırır. Empati ise sağlıklı toplumların temelidir.
Urfa’da Ramazan, paylaşma kültürünün en görünür olduğu zamandır. Bir tabak yemeğin komşuya götürülmesi, ihtiyaç sahiplerine ulaştırılan yardımlar, cami avlularında kurulan iftar sofraları… Tüm bunlar kolektif bir bilinç oluşturur.
Psikoloji bize şunu söyler: İnsan, sosyal bir varlıktır. Aidiyet hissi ruh sağlığını doğrudan etkiler. Tıpkı Teravih namazı sonrası edilen sohbetler ve sahur vakti birlikte uyanmanın verdiği huzur gibi… Bunlar yalnızca gelenek değil ruhsal iyilik halini destekleyen sosyal ritüellerdir.
Ve dikkat ettiniz mi hiç, çok ince bir nüans var aslında. Ramazan, “ben” duygusunu “biz” duygusuna dönüştürür. İşte iyileşme tam da burada başlar.
ŞÜKÜR VE BİLİNÇLİ FARKINDALIK
Bu ay sahip olunan nimetlerin kıymetini fark etmeyi öğretir bizlere . Bir bardak suyun değeri, bir lokma ekmeğin anlamı iftar anında daha derinden hissedilir. Bu farkındalık hali, psikolojide bilinçli farkındalık (mindfulness) olarak adlandırılır.
İftar anında edilen dualar, hurmanın tadı, ezanın sesi… O an kişi gerçekten “şimdi”dedir. Zihnin geçmiş kaygılarından ve gelecek endişelerinden sıyrıldığı bu anlar, ruhu sakinleştirir. Şükür duygusu ise pozitif psikolojinin en güçlü kavramlarından biridir. Düzenli şükür pratiği yapan bireylerin daha mutlu ve daha huzurlu olduğu bilimsel olarak ortaya konmuştur. Ramazan, şükür duygusunu günlük hayatın merkezine yerleştirir.
Urfa’nın manevi atmosferinde bu şükür hali daha da derinleşir. Balıklıgöl çevresinde edilen dualar, tarihi camilerin huzurlu iklimi, minarelerden yükselen ezan… Bu semboller bireyin ruhsal dünyasında anlam üretir. Anlam bulan insan ise psikolojik olarak daha güçlüdür.
İÇSEL SESSİZLİK VE KENDİNE DÖNÜŞ
Hayatın hızını azaldığı insanı kendine yaklaştıran bir dönem bu ay. Sahur vakti uyanılan o sessiz saatler, içsel muhasebe için eşsiz bir zamandır.
Günlük koşuşturma içinde bastırdığımız duygular, bu ayda daha görünür hale gelir. İnsan kendini dinleme fırsatı bulur. Hangi alışkanlıklarım bana zarar veriyor? Hangi sözlerim kalp kırıyor? Hangi davranışlarımı değiştirmeliyim? Bu duygularımız farkında olmadan gün yüzüne çıkar.
Psikoterapide iyileşme farkındalık ile başlar. Ramazan da bireye bu farkındalığı kazandırır. Nefsi tanımak, onu yönetmek ve dönüştürmek… İşte ruhun iyileşmesi tam da burada gerçekleşir.
SONUÇ: BEDENİ AÇ, RUHU DOYURMAK – VE URFA’DA RAMAZAN
Ramazan ayı, insanın hem fiziksel hem ruhsal bir arınma sürecidir. Aç kalan beden değil disipline edilen nefistir. Susuz kalan boğaz değil sabrı öğrenen ruhtur. Psikolojik olarak bakıldığında ise Ramazan öz-denetimi güçlendiren, empatiyi artıran, dayanıklılığı besleyen ve ruhsal farkındalığı derinleştiren bir içsel eğitim sürecidir. İnsanı sadeleştirir, yavaşlatır ve özüne yaklaştırır.
Ve bu dönüşümün en güzel yaşandığı şehirlerden biri Şanlıurfa’dır.
Peygamberler diyarı olarak anılan bu kadim şehirde Ramazan yalnızca bireysel bir ibadet değil kolektif bir ruh halidir. İftar vakti top sesinin yankısı, mahyaların ışığı, aynı anda sofralara uzanan eller… Bunlar toplumsal psikolojiyi besleyen güçlü sembollerdir.
Urfa’da iftar yalnızca oruç açmak değildir kalp açmaktır. Sofralar büyüdükçe gönüller de genişler. Paylaştıkça azalmayan bir huzur vardır. Bu şehirde Ramazan, insanın yalnız olmadığını hatırlatır.
Belki de Ramazan’ın Urfa’da bu kadar derin hissedilmesinin sebebi budur: Maneviyatın hayatın tam merkezinde oluşu. Tarih, inanç ve kültürün iç içe geçtiği bu topraklarda Ramazan sadece açlıkla değil, anlamla yaşanır.
Kısa bir özet gerekirse…
Ramazan bize şunu öğretir: İnsan, kendini kontrol edebildiği ölçüde özgürdür. Sabredebildiği ölçüde güçlüdür. Şükredebildiği ölçüde huzurludur. Paylaşabildiği ölçüde de iyileşir.
Bedeni aç bırakıp ruhu doyurabildiğimiz, sabrı ve merhameti çoğaltabildiğimiz bir Ramazan dileğiyle…
Şanlıurfa’nın manevi ikliminde daha güçlü, daha anlayışlı ve daha huzurlu bir toplum olabilmek temennisiyle.