Ramazan ayı, insan ruhunun ritmini yavaşlatan, dikkati dış dünyadan iç dünyaya çeviren özel bir psikolojik iklimdir. Modern yaşamın hız, tüketim ve sürekli uyarılma üzerine kurulu yapısı içinde çoğu zaman ne hissettiğimizi fark edemeden günleri tüketiyoruz. Oysa Ramazan, bilinçli bir yavaşlama pratiği sunar. Yeme içmenin belirli saatlerle sınırlandırılması sadece bedensel bir düzenleme değil, aynı zamanda dürtü kontrolü, sabır ve öz denetim üzerine güçlü bir psikolojik egzersizdir. Psikoloji literatüründe “ertelenmiş haz” olarak tanımlanan bu kapasite, bireyin uzun vadeli hedefler uğruna anlık isteklerini yönetebilme becerisiyle ilişkilidir. Oruç, bu beceriyi her gün yeniden çalıştıran doğal bir eğitim alanı gibidir.
Açlık ve susuzluk ilk bakışta zorlayıcı deneyimlerdir. Özellikle ilk günlerde huzursuzluk, halsizlik ya da dikkat dağınıklığı gibi belirtiler görülebilir. Bu, bedenin ve zihnin yeni düzene uyum sürecidir. Ancak birkaç gün sonra çoğu insanın bildirdiği daha berrak bir farkındalık hali vardır. Gün içinde sıklaşan şimdi ne hissediyorum? sorusu, bireyi otomatik pilottan çıkarır. Mindfulness çalışmalarında da vurgulandığı gibi, duygu ve bedensel duyumları fark etmek psikolojik dayanıklılığı artırır. Oruç, bu farkındalığı zorunlu kılar çünkü açlık yalnızca fiziksel değil, duygusal ihtiyaçlarımızı da görünür hale getirir. Kimi zaman canımızın istediği şeyin aslında yemek değil, dinlenmek, anlaşılmak ya da sakinleşmek olduğunu fark ederiz.
Ramazan’ın bir diğer güçlü psikolojik boyutu aidiyet duygusudur. Aynı saatlerde iftarı bekleyen milyonlarca insanla kurulan görünmez bağ, kolektif bir deneyim yaratır. Sosyal psikolojide paylaşılan ritüellerin grup bağını güçlendirdiği ve yalnızlık algısını azalttığı bilinir. İftar sofraları, teravih buluşmaları ya da yapılan küçük yardımlar, bireyin, bir topluluğun parçası olma hissini pekiştirir. Özellikle yalnızlık ve anlam arayışının arttığı çağımızda bu kolektif deneyim ruh sağlığı açısından koruyucu bir işleve sahiptir. İnsanın sadece bireysel bir varlık değil, ilişkisel bir varlık olduğunu hatırlatır.
Ramazan aynı zamanda empati kapasitesini artıran bir aydır. Açlık deneyimi, yoksunluğu kronik olarak yaşayan insanları anlamaya bir adım daha yaklaştırır. Elbette bir ay süren kontrollü açlık ile yoksulluğun dayattığı çaresizlik aynı değildir ancak bedensel bir eksiklik hissi, zihinsel bir köprü kurar. Bu köprü, yardım davranışlarını ve sosyal tutumları besler. Pozitif psikoloji, başkalarına yardım etmenin kişinin öznel iyi oluşunu artırdığını gösterir. Yani Ramazan’da verilen yalnızca maddi destek değil, aynı zamanda ruhsal bir iyilik hali de üretilir.
Bu ayın bir diğer önemli yönü de anlam duygusunu güçlendirmesidir. Günlük hayatın sıradan akışı içinde çoğu davranışımız otomatikleşir. Oysa Ramazan’da sıradan bir su içme eylemi bile bilinçli bir şükür anına dönüşebilir. Viktor Frankl’ın vurguladığı gibi insanın temel motivasyonlarından biri anlam arayışıdır. Ritüeller ve manevi pratikler, bu anlam ihtiyacını besleyen yapılardır. Sahura kalkmak, iftarı beklemek, dua etmek gibi. Hepsi günün akışına sembolik bir derinlik katar. Bu derinlik, varoluşsal boşluk hissini azaltır.
Ramazan’ın sonuna doğru birçok kişide hem bir tamamlanmışlık hissi hem de hafif bir hüzün belirir. Bu duygu, yoğun bir deneyimin bitişine verilen doğal bir tepkidir. Eğer Ramazan yalnızca takvimsel bir dönem olarak kalmaz, davranış ve bakış açımızda kalıcı izler bırakırsa, psikolojik etkisi de süreklilik kazanır.
Sonuç olarak Ramazan, insanın kendisiyle, başkalarıyla ve inandığı değerlerle ilişkisini yeniden düzenlediği bir içsel laboratuvardır. Açlık ve susuzluk, bu laboratuvarın araçlarıdır ve asıl dönüşüm zihinde ve kalpte gerçekleşir. Hızın kutsandığı bir çağda bilinçli yavaşlamak, tüketimin övüldüğü bir kültürde ölçülü olmak ve bireyselliğin yüceltildiği bir dünyada paylaşmayı hatırlamak… Ramazan’ın psikolojisi tam olarak budur: İnsanı, kendi özüne doğru nazik ama kararlı bir yolculuğa davet etmek.
Kendinize nazik davranmayı unutmayın!