Türkiye’de kamu koridorları büyük bir adaletsizlik kıskacında. Bir yanda KPSS’yi kazanıp resmi kurumlara "kapağı atan" ve en fazla bir yıl sonra "artık sırtım yere gelmez" diyerek yan gelip yatanlar; diğer yanda ise siyasi referansla gelip mesaiye bile uğramadan sistemi kilitleyenler var. Ancak resmin en acı tarafı, niteliksiz eğitimin kamu gücüyle birleştiği o noktada gizli.
Özel okullarda doğru dürüst bir şey öğrenmeden, sadece para gücüyle diploma alanların aile bağlantıları sayesinde resmi kurumlara "denetleyici" pozisyonuna yerleşmesi tam bir trajedidir. Ülkenin en zor üniversitelerini alnının akıyla bitirmiş, serbest piyasada tırnağıyla kuyu kazarak iş yapmaya çalışan mühendis, mimar ya da girişimci; karşısında "baba parasıyla" o koltuğa oturmuş niteliksiz bir memuru buluyor. Bir yanda maddi gücüyle resmi kurumlarda yetkili veya kontrolör olanlar, diğer yanda ise zekâsı ve emeğiyle mezun olup "sahibi" olmadığı için piyasada işçi konumuna düşenler... Donanımsız ama yetkili olan bu kitle, işini hakkıyla yapan gerçek eğitimli insanları parmağında oynatıyor ve bürokrasiyi bir baskı aracı olarak kullanıyor.
Binbir zorlukla KPSS’yi kazanana kadar saniyelerin hesabını yapanlar, kapağı atınca ne hikmetse saatleri unutuyor. İlk aylarda gösterilen disiplin, yerini kısa sürede "bugün git, yarın gel" nakaratına bırakıyor. Uzayan öğle molaları ve "sistem gitti" bahanesiyle vatandaş kapıda bekletilirken, bürokrasi milli bir hantallığa dönüşüyor.
Özellikle yerel dinamiklerin ve siyasi referansın güçlü olduğu Şanlıurfa gibi bölgelerde, "arkam sağlam" diyenler kurumu adeta rehin alıyor. Müdüründen değil de "siyasetçisinden" talimat alan, mesaiye uğramayan bu kitle için devlet sadece bir "maaş kapısı" haline gelmiş durumda. Oysa devleti ayakta tutan bürokrasinin hızıdır; geciktirilen her iş, hizmet tekrarı ve devasa bir ekonomik kayıptır.
Sistemin asıl kurbanı ise işini namusuyla yapan, mesainin başlangıcında masasına oturan dürüst memurdur. Yan masadaki yozlaşmış, kimseyi takmayan kişi "arazi" olurken, tüm o biriken dosyalar dürüst çalışanın omuzlarına biniyor. Amirlerin bu adaletsizliğe göz yumması; çalışanı cezalandırmak, yatana ise prim vermektir.
Resmi kimlik, niteliksizlerin kaliteli insanları ezmesi için verilmiş bir silah değildir. Kamu kadroları kimsenin şahsi mülkü veya siyasi borç ödeme yeri olamaz. Bürokrasi, birilerinin konfor alanı değil; devletin, yani milletin hizmetini en hızlı şekilde aldığı yer olmalıdır. Devletin zindeliği bürokrasisinin işleyiş tarzına ve liyakatine bağlıdır. "Çözeceğim, hizaya getireceğim, ahlakı hâkim kılacağım" diyerek yönetime gelenler, cılız birkaç müdahaleden sonra aynı sistem içinde kaybolup onlara ve yaptıklarına uyum sağlıyorlar. Resmi kalkanı arkasına alanlarla uğraşmaya ömürleri yetmiyor.
Bıkmadan usanmadan sorunu gündemde canlı tutmak gerekiyor. Aksi durum, bu yozlaşmışlığın normalleşmesine yol açıyor.