Bir yerde çocuklar ölüyorsa, orada artık bütün tartışmalar susmalı. Ama ne yazık ki öyle olmuyor. Tepkiler, ölen çocuğun kimliğine, ülkesine, hatta uluslararası dengelere göre şekil alıyor. İşte sorun tam da burada başlıyor.
İran’da bir ilkokulun bombalanması sonucu yüzlerce kız çocuğu hayatını kaybettiği iddiası gündeme geldiğinde beklenen o güçlü insani refleks neden ortaya çıkmıyor? Türkiye’de bazı sözde İslamcı sivil toplum kuruluşlarının Filistin söz konusu olduğunda gösterdiği yüksek sesli tepki, İran meselesinde neden neredeyse fısıltıya dönüşüyor?
Bu çifte standart artık ahlaki bir mesele olmaktan çıkıp sosyolojik bir tabloya dönüşüyor. Tepkiler evrensel vicdandan değil; kimlik siyasetinden, ideolojik konumdan ve iç politik hesaplardan besleniyor. Kimin acısına sahip çıkılacağı, çoğu zaman “bizden mi değil mi?” sorusuna göre belirleniyor.
Oysa çocuk ölümü taraf tutmaz. Bir çocuğun hayatı, jeopolitik dengelere göre değer kazanmaz ya da kaybetmez. Vicdanın pasaportu olmaz. Eğer bir yerde sessizlik varsa, bu sadece duyarsızlık değil; bilinçli bir tercihtir.
Gerçek sınav tam da burada başlıyor: Acıyı seçmeden sahiplenebilmek. Filistinli çocuk için ağlayıp İranlı çocuk için susuyorsak, burada samimiyet değil pozisyon vardır. Ve bazen en gürültülü sloganlardan daha yüksek olan şey, o derin sessizliktir.
Toplum olarak kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor: Biz gerçekten mazlumun yanında mıyız, yoksa sadece politik olarak işimize gelen mazlumun mu?
Çocukların ölmediği bir dünya belki bugün için uzak bir hayal. Ama en azından acılar arasında ayrım yapmayan bir vicdan mümkün. Asıl mesele, o vicdanı koruyup koruyamadığımız.