Doğa, kendisine ait olanı geri almak konusunda dünyanın en sabırlı ve en kararlı alacaklısıdır. Biz insanlar ise bu alacağı unutmaya, doğanın mirasının üzerine beton dökerek onu saklamaya pek meraklıyız. Geçtiğimiz günlerde yaşanan sel felaketi, bize acı bir gerçeği bir kez daha hatırlattı: Dere yatağına ev yapmak, doğaya açıkça meydan okumaktır; ancak bu meydan okumaya göz yummak, doğrudan halkın canına kastetmektir.
O evler dikilirken neredeydiniz?
Yıllar önce derenin tam ortasına, suyun akış yoluna o ilk briket konulurken, o temeller kazılırken bu şehrin "şehremini" yani belediyesi neredeydi? İstihdam edilen yüzlerce zabıta memuru, koca bir bina dere yatağının kalbine inşa edilirken hangi "önemli" işlerle meşguldü?
Söyleyeyim… "Fakir fukaranın evini mi yıkacağız?" popülizminin arkasına sığınıyorlardı. Bir yapının yükselmesi aylar, bazen yıllar sürer. Bu süreçte belediyenin imar müdürlüğü, denetim ekipleri ve fen işleri bu inşaatları görmediyse burada liyakat sorunu vardır. Eğer gördüler ve ses çıkarmadılar ise durum ihmalden öteye geçer ve suç ortaklığına dönüşür. Şayet "görüp engel olduk" demek için sadece kazma küreğe el koydularsa, durum çok daha vahim demektir.
Felaketten Sonra Gelen "Lütuf"
Elbette mevcut yönetimler tek başına ve doğrudan suçlanamaz; ancak belediye bir tüzel kişiliktir ve asıl muhatap kurumun kendisidir. Sel suları çekilip o yanlış yere dikilen ev çamura bulandığında; belediye araçlarının olay yerine gelip "yanınızdayız" mesajları vermesi ne yazık ki samimiyetten uzaktır.
Belediyecilik; felaket sonrası enkaz kaldırmak değil, felaket yaşanmasın diye o binayı oraya diktirmeme iradesidir. Mance Deresi’ne, Kito Deresi’ne gecekondu mahalleleri kurulurken yan gelip yatanlar, bugün Eyyübiye’yi sel basarken timsah gözyaşları dökmemeli. Kito Deresi bölgesinde 2 katlı imara rağmen 7 katlı binaların yükselmesine göz yumanlar, bugün rahat uyuyabiliyorlar mı?
"Kader" Değil, İhmal!
Her sel sonrası duyduğumuz "yüzyılın felaketi" veya "kaderin önüne geçilmez" gibi cümleler, artık sorumluluktan kaçmanın bayatlamış kılıflarıdır. Su akar, yolunu bulur. O yolun üzerine ev yaparsanız, su evin içinden geçer. Bu kadar basit bir fizik kuralını göremeyen bir yerel yönetim anlayışı, şehri yönetmeye değil ancak günü kurtarmaya adaydır.
Artık "oy kaybetmeyelim" düşüncesiyle kaçak yapıya göz yumma devri kapanmalıdır. Halkın canı, seçim döneminde alınacak üç-beş oydan çok daha kıymetlidir. Tarım alanlarında da durum aynı: Fıstıklıklara, tarlalara evler ve siteler yapılırken hâlâ ses çıkarılmıyor. Tarlalara evler dikildikten sonra para cezası kesip günü kurtarmak, ne kadar sorumlu bir yöneticiliktir?
Gecekondu yapılırken görmezden gelen idareciler hesap vermediği sürece, bu çark böyle dönmeye devam eder. Masa başındakilere bir dokunulsa; geçmiş dönemlerde bu talana göz yuman yöneticiler çağrılıp hesap sorulsa, savunma istenip ceza verilse; bakın bakalım bir daha kimse dere yatağına o evlerin yapılmasına ,Tarım alanlarına bir çivi çakılmasına müsaade ediyor mu ?
Kendilerine dokunulacağını bilseler etmezler.
Ama hesap sorma mekanizmasının olmadığını,olsa bile ahbap çavuş ilişkisi ile bertaraf edeceklerini bilmeleri kendilerini rahatlatıyor.Onun için hem yanlarına kalıyor,hem de düzen aynen devam ediyor.