Şanlıurfa’da geceleri ışığı sönmeyen evler var.
Ne misafir var içinde…
Ne hasta…
Ne de sabaha kadar süren bir muhabbet…
Sadece bir ekran.
Ve o ekranın karşısında sessizce çöken hayatlar…
Son günlerde yaşananlara bakın:
Aile faciaları…
İntiharlar…
Kuyumcu soygunları…
Hâlâ birbirinden bağımsız olaylar mı sanıyorsunuz?
Değil.
Hepsinin ucunda aynı görünmeyen ip var:
Sanal kumar.
Bu öyle eski bildiğiniz kumar değil.
Masası yok, krupiyesi yok, kapısı yok.
Ama mezarlığı var!
Üstelik öyle bir tuzak ki…
İnsanı önce umutla yakalıyor, sonra borçla boğuyor, en sonunda da hayattan koparıyor.
Bir adam düşün…
Kredi kartları borçlu.
Tefeciye düşmüş.
Evini satıyor, “son bir oyun” diyor.
Bir baba düşün…
Çocuğunun rızkını ekrana yatırıyor.
Bir genç düşün…
Daha hayat başlamadan borcun altında eziliyor.
Sonra ne oluyor?
Bir bakıyorsun bir kuyumcu soyulmuş…
Bir bakıyorsun bir baba kendine kıymış…
Bir bakıyorsun bir aile dağılmış…
Ve herkes şaşkın:
“Nasıl oldu?”
Şöyle oldu!
Elimize verdiğimiz o telefonlar, cebimize koyduğumuz o internet,
hiç denetlemediğimiz o “oyunlar”
birer kumarhaneye dönüştü.
Ama en büyük yalan şu:
“Ben kontrol ederim…”
Yalan!
Bu işin kontrolü yok.
Bu işin sonu var.
Ve o son;
ya karakol,
ya mezar,
ya da geriye dönülmez bir yıkım.
Şimdi gelelim asıl meseleye…
Sadece oynayan mı suçlu?
Hayır!
O reklamları görmezden gelenler…
Çocuklarının eline sınırsız ekran verip “karışmayan” anne babalar…
“Boş ver, eğleniyor işte” diyenler…
Bu bataklığa göz yuman herkes bu çöküşün ortağıdır.
Kimse kusura bakmasın…
Bu şehirde artık mesele bireysel zafiyet değil.
Bu bir salgın.
Ve bu salgın, evlerin içinde, gecenin en sessiz saatlerinde büyüyor.
Işıklar sönmüyor çünkü…
Hayatlar kararıyor.
....
Not: bir polis memurunun yaralandığı kuyumcu soygunu olayında bir soyguncu babasının karakoldan başlayan kötü muamele iddiasını dinledim.
Dava süreci içinde bulunduğumuz ortam nedeniyle tek taraflı iddiaları ayrıntılı yayınlamayacağım.