Son zamanlarda toplumun en kırılgan kesimi olan çocukların, şiddetin yalnızca mağduru değil aynı zamanda öznesi haline geldiğini giderek daha sık görüyoruz. Okullarda akranlarına yönelik saldırılar, hatta ölümle sonuçlanan vakalar artık istisna olmaktan çıkıp küresel bir sorunun parçası haline geldi. Bu durum, yalnızca güvenlik meselesi değil, aynı zamanda derin bir psikolojik, gelişimsel ve ahlaki krizdir.
Bir psikolog olarak bu tabloya baktığımda, çocuk suçluluğunu sadece bireysel patolojilerle açıklamanın yetersiz olduğunu söylemek gerekir. Çocuğun davranışı, içinde bulunduğu ekosistemin bir yansımasıdır: aile, okul, medya, sosyal çevre ve daha geniş anlamda toplumun değerler sistemi.
Ahlak psikolojisi bize, çocukların doğuştan iyi ya da kötü olmadığını; ahlaki yargıların zamanla, etkileşimler aracılığıyla geliştiğini söyler. Empati kurma, başkasının acısını anlayabilme ve dürtü kontrolü gibi beceriler öğrenilir. Ancak bu öğrenme süreci sekteye uğradığında, çocuk için doğru ve yanlış arasındaki sınırlar bulanıklaşır.
Jean Piaget, çocukların ahlaki gelişimini incelerken onların kuralları nasıl algıladıklarına odaklanır. Piaget’ye göre küçük çocuklar heteronom ahlak dönemindedir, yani kurallar dışarıdan gelir, değişmez ve otoriteye bağlıdır. Ancak gelişim ilerledikçe çocuk, otonom ahlak aşamasına geçer ve kuralların insanlar tarafından konduğunu, dolayısıyla değişebilir olduğunu kavrar. Bu geçişin sağlıklı gerçekleşebilmesi için çocukların sosyal etkileşime, tartışmaya ve sonuçlarla yüzleşmeye ihtiyacı vardır. Eğer bir çocuk sürekli korunur, hatalarının sonuçlarıyla karşılaşmazsa, bu geçiş sekteye uğrar. Kurallar ya anlamsızlaşır ya da tamamen dışsal kalır.
Bu noktada Lawrence Kohlberg’in ahlaki gelişim kuramı önemli bir derinlik sunar. Kohlberg, ahlaki muhakemenin üç ana düzeyde geliştiğini söyler: gelenek öncesi, geleneksel ve gelenek sonrası. Çocuk suçluluğu vakalarının büyük bir kısmında bireylerin gelenek öncesi düzeyde takılı kaldığını görürüz. Bu düzeyde davranışın belirleyicisi, ceza almaktan kaçınmak ya da ödül elde etmektir. Yani doğru olan, etik olduğu için değil, sonuçları nedeniyle tercih edilir. Eğer bir çocuk, davranışlarının başkaları üzerindeki etkisini içselleştiremezse, empati geliştiremezse ve yalnızca cezadan kaçınmayı öğrenirse, uygun koşullar oluştuğunda suça yönelmesi şaşırtıcı değildir.
Kohlberg’e göre ahlak, itaat etmekten değil, akıl yürütmekten doğar. Ancak bu akıl yürütme kendiliğinden gelişmez, çocuğa sunulan ortamla doğrudan ilişkilidir. Tartışmaya açık, sınırları net ama esnek, sorumluluğun öğretildiği bir ortam gerektirir. Bugün ise iki uç arasında sıkışmış bir ebeveynlik görüyoruz: ya aşırı otoriter ve baskıcı ya da tamamen sınırsız ve yönsüz.
Tam da bu noktada dijital dünyanın etkisini göz ardı edemeyiz. Çocuklar artık yalnızca ailelerinden ve okullarından değil, algoritmalar tarafından şekillenen devasa bir içerik evreninden öğreniyor. Şiddetin sıradanlaştığı, empati yoksunu etkileşimlerin ödüllendirildiği, anlık haz ve görünürlük üzerine kurulu bu dijital atmosfer, ahlaki gelişim üzerinde güçlü bir etki yaratıyor. Özellikle sosyal medya platformlarında sonuçsuzluk hissi, yani yapılan davranışın gerçek bir karşılığının olmaması, çocukların eylem-sonuç ilişkisini zayıflatabiliyor. Birine zarar veren bir içerik paylaşımı, gerçek hayattaki yüz yüze etkileşimde olduğu kadar güçlü bir geri bildirim üretmiyor. Bu da Piaget’nin sözünü ettiği “karşılıklılık” deneyimini eksik bırakıyor.
Dijital dünya aynı zamanda kimlik inşasını da dönüştürüyor. Ergenlik döneminde “ben kimim?” sorusuna verilen cevaplar artık yalnızca aile ve yakın çevreyle değil, sanal topluluklarla şekilleniyor. Bu topluluklar bazen şiddeti, dışlamayı ya da aşırı davranışları normalize edebiliyor. Ahlaki gelişim açısından kritik olan başkasının bakış açısını anlayabilme becerisi ise yankı odaları içinde giderek zayıflayabiliyor.
Burada önemli bir yanlış anlamayı da düzeltmek gerekir. Dijital dünya tek başına bir neden değildir. Ancak mevcut zayıf ahlaki temelleri derinleştiren güçlü bir bileşendir. Sınırların belirsiz olduğu, sorumluluğun öğretilmediği, duygusal ihtiyaçların ihmal edildiği bir çocuk için dijital ortam, yönsüzlüğü daha da büyütebilir.
Çocuk suçluluğunu anlamak için şu gerçeği kabul etmeliyiz: Ahlak, yalnızca öğütlerle değil, deneyimle gelişir. Çocuk, davranışlarının sonuçlarını görmeli, empati kurmayı öğrenmeli, sınırların neden var olduğunu anlamalıdır. Piaget’nin vurguladığı gibi, kuralların anlamını kavramadan onlara uymak gerçek bir ahlak değildir. Kohlberg’in işaret ettiği gibi ise, ceza korkusuna dayalı bir düzen, sürdürülebilir bir etik bilinç üretmez.
Sonuç olarak, bugün karşı karşıya olduğumuz sorun, eksik bırakılmış ahlaki gelişim süreçleridir. Ailelerin, eğitim sisteminin ve toplumun birlikte üstlenmesi gereken görev, çocuklara yalnızca neyin doğru olduğunu söylemek değil, neden doğru olduğunu düşündürmektir. Çünkü ahlak, dışarıdan dayatılan bir kural değil, içeride inşa edilen bir pusuladır. Bu pusula hatalı üretildiğinde yön kaybı kaçınılmaz olur.
Kendinize nazik davranmayı unutmayın!