Düzenli olarak gidip vakıftan alırım, son sayfasına kadar da okumaya çalışırım. Geçtiğimiz günlerde elime ŞURKAV Dergisi’nin son sayısı geçti. Kapağında; ömrünü bu şehrin sokaklarına, kitaplarına ve hatıralarına adamış, “Başka Urfa Yok!” diyerek bizlere vefayı hatırlatan merhum Ahmet Naci İpek’in asil çehresi var.
İçimi bir hüzün kapladı. Ama bu hüzün sadece Naci İpek’in gidişine değil, onun adıyla sunulan bu derginin geldiği noktayaydı.
Eskiden bu dergi; Urfa’nın tozunu yutmuş, kahrını çekmiş, birebir Urfa’yı yaşamış, yazdığında kendisinden ve yakın çevresinden bir şeyler var olduğunu sezinlediğiniz "bizden" insanların ocağıydı. Sayfaları çevirdiğinizde; Urfa’nın ara sokaklarının yaz sıcağındaki serin gölgesi, yazın damlardaki Frenk suyunun (salça) kuruyan kokusu, tetirbede çapıt topla oynayan çocukların şen sesleri, karşı bağdan yükselen hoyratın içli sesi sizi alır götürürdü. Şimdilerde ise sayfalar arasında dolaşırken üzerinize tozlu kütüphane raflarının ve "Bizim burada ne işimiz var?" diyen soğuk akademik terimlerin ağırlığı çöküyor.
Bilimsel Makale mi, Şehir Dergisi mi?
Dergiyi incelediğinizde karşınıza çıkan manzara şu: Urfa’yı tanıtan bir yayından ziyade, akademisyenlerin puan toplamak, makale ve tezlerini "pazarlamak" için kullandığı bir akademik bültene dönüşmüş.
- Yayın Kurulu: Tam bir profesörler, doçentler ve doktorlar geçidi. Elbette bilime ve araştırmaya saygımız sonsuz. Ancak bu dergi bir üniversitenin "Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi" değil; Urfa’lıya ait vakıf kaynaklarıyla basılan, Urfa’ya ve Urfa’yı sevip merak edenlere hitap etmesi gereken bir dergi.
- Dil ve Üslup Sorunu: Bir konunun etimolojik kökenine inmek, sayfalarca dipnotla metni boğmak, tarih dersine giren öğrenciye anlatır tarzda bir dil kullanmak kime ne kazandırıyor? Dergiyi okurken "Sınavda bunlar çıkar mı?" hissine kapılıyorsunuz. O kadar gereksiz tekrar ve anlamsız detay var ki sizi okumaktan soğutuyor. Okumanın ve okuyanın mumla arandığı bir zamanda, bu tür bir yayın akademik dünya dışındakilere ne kadar hitap eder, sormak lazım.
- Kopukluk: Sokaktaki Urfalı; "Halep Ayniyat Defterlerine Göre Urfa" başlığı altındaki o boğucu teknik detayları, "borç" kelimesinin anlamını ve türlerini yazacak kadar ipin ucunu kaçıran, derginin ruhuyla alakasız yazıyı okurken üçüncü sayfada dergiyi elinden bırakıyorsa burada bir sorun var demektir.
Eksik Olan "Ruh"
Urfa Tütün Atölyesi Müdürlüğü anlatılırken; günümüzde halk arasında Reji Kilisesi olarak bilinen yapının tütün işlerine bakan Reji İdaresi’nden kaldığını ne zaman belirtecek diye bekliyorsunuz. Orada çalışan işçilerin neler çektiğini, bir dal sigara içmelerine dahi müsaade edilmediğini, mesai bitiminde üstlerinin aranarak salıverildiklerini, çalışırken bekçi kafasını çevirdiğinde kilisenin arka penceresinden sigaraları dışarı attıklarını,akşam gidip toplayarak eve götürdüklerini, kilise duvarlarının tütünden nasıl sarardığını anlatır diye yazıyı tarıyorsunuz. Sonuna kadar okuyorsunuz ama nafile, eliniz boş kalıyor.
Orada çalışan birinin yakınına ulaşıp konuşmadan, işin içine Urfalının ruhunu katmadan, duvarların şu anki halinin bir fotoğrafını koymadan; masa başında sigara çeşitlerini ve ağırlıklarını yazınca yazı tamamlanmış olmuyor. "Biz tütün idaresini anlatıyoruz" diyerek savunma yapmayın lütfen. Bu derginin, Tekel müdürlüğünün çetelesinin tutulduğu bir yer olmayacağını sizler de biliyor olmalısınız.
Yerel basında da rastlarsınız: Hükümet bir yasa hazırlar, tüm ülkeyi ilgilendirir; yerel basın “Urfa’da yasaklandı” diye sanki mevzu direkt Urfa’yı ilgilendiriyormuş gibi haberi size okutur. Dergi de akademik çevreden yayınlayacak yazı bulamayınca Yavuz’un Kıbrıs fethini sayfalarca paylaşmış. "Bu tarih dergisi mi, Urfa nerede?" diye cımbızla tarıyorsunuz; Urfa’dan giden lağımcılara değinen bir iki paragrafa rastlıyorsunuz. Maksat, kimse "Bu yazının dergide ne işi var?" demesin…
Oysa o lağımcıların daha sonra evrilerek Urfa’da ne iş yaptıklarını; her evde 80’li yıllara kadar var olan foseptik çukurlarını, bunları kazanları, su yolu yapanları, bu çukurları insanlık dışı şartlarda temizleyenleri, iki tenekeye bunları doldurup yüzlerce metre taşıyarak şehir dışına dökenleri yazmalarını beklerseniz boşuna beklersiniz.
"Urfa Kadınının Mahremiyeti" başlığını görüp detaya yönelince de aynı hayal kırıklığını yaşıyorsunuz. Yine dışarıdan, yine gereksiz bir “tarihçi” hassasiyeti; mahalle kelimesinin ne olduğunu bile ilkokul çocuğuna anlatır gibi detaylarla dolu bir yazı karşınıza çıkıyor. İstediğiniz ruhu ve sıcaklığı burada da bulamıyorsunuz.
Yazıda; kız çocuklarının kaç yaşında örtünmeye başladığını, "fıtaya" ne zaman girdiklerini, fıtanın rengini ve bu renklerin ne anlama geldiğini, çarşıya kaç yaşına kadar tek başına gönderildiklerini, kaç yaşında “çarşafa” girdiklerini, ne zaman "bürüklendiklerini", kayınbabalarının yanında ne zaman konuşup bürüklerini ne zaman açmaya başladıkları gibi doğrudan Urfa kadınının mahremiyetiyle ilgili çarpıcı detaylardan bihaber bir yazarın yazısı olduğunu gördüğünüzde üzülüyorsunuz.
Kendi dükkânında çocuklara atari seyrettirerek kitap sevdirmeye çalışan bir Urfalının anıldığı derginin, halkın anlayamayacağı kadar "seçkinci" bir dile hapsolması ne büyük bir ironi!
Eleştiriden Kızmayalım
Bir vakıf yayını, akademisyenlerin kariyer basamaklarında kullandığı bir "puan toplama alanı" olamaz. Eğer dergi, halkın malı olan ŞURKAV vakfının gelirleri ile çıkıyorsa, o halkın dilini konuşmak zorundadır. Siz üniversitede bu içerikte dergi çıkarın, alıp gözlüğümüzü değiştirerek okuyalım. Bu akademik bir tarih dergisi değil, bu konuda uzlaşalım.
Urfa; sadece arşiv belgelerindeki bir "Sancak" veya "Ayniyat Defteri"ndeki bir kayıt değildir. Urfa bir ruhtur. Bu ruhu derginin onlarca sayfasını işgal eden dipnotlara gömmeyin. ŞURKAV yönetimine ve sayın editörlere çağrımızdır:
- Dergiyi "Hakemli Dergi" ciddiyetinden çıkarıp "Şehir Dergisi" samimiyetine döndürün.
- Akademik egoları değil, Urfa’nın hikâyelerini ön plana çıkarın.
- Okuyucuyu sıkan teknik analizler yerine; anlaşılır, akıcı ve görseliyle de halkı kucaklayan bir yayın politikası izleyin.
- Dergi idaresinin maaşlı çalışanların elinde olması iyi bir şey,dergiden maaş alıp almadığınızdan bahsetmiyorum; resmi çalışma saatlerinizde bir kamu hizmeti ifa ederek bu dergiyi çıkarıyorsunuz. Sivil çalışan bu vakti bulamaz. Yazı bulamıyorsanız halka seslenin. Yazı gönderenlere akademisyen/hakem gözlüğüyle bakmayın. Yerel araştırmacılara ve yazarlara daha çok yer verin. Yıllar önce akademik tarih dergilerinde yayımlanmış yazıları "temcit pilavı" gibi önümüze koymayın.
Aksi takdirde raflarda sadece yazarlarının birbirine hediye ettiği, kimsenin kapağını açmadığı birer "kâğıt israfı" olarak kalmaya mahkûm olacaksınız. Naci İpek’in dediği gibi: "Başka Urfa Yok!" Ama bu dille giderseniz, o Urfa’yı anlatacak kimseniz de kalmayacak.
Bu dergi kimin için basılıyor? Akademisyenlerin kariyer basamakları için mi, yoksa Urfalılar ve Urfa’yı merak edenler için mi? Karar sizin.Eleştirilerimde elbette duygusal yönler bulunabilir,ama daha iyi,daha okurla buluşan,daha çok okunan ve gündem oluşturan bir dergi görme endişesinden kaynaklandığını belirtmek isterim.