Şizofrenik kaygılarla ayarttığımız hayal dünyamız bizi baştan çıkarıyor. Hayat, hiç olmadık yerde insana kendisini yaşanır kılan fırsatlar verse de gün geçtikçe sönüyor içimizdeki anlamlı yaşama bilinci.
Bir çöl rüzgarı gibi ıslıklayarak geçiyor kulaklarımızdan hayat. Her günümüzü yaşamak dediğimiz bu çölün sayfasına yazıyoruz ve her ertesi sabah, geçmişten eser olmayan koskoca bir sayfaya başlıyoruz yeniden. İçimiz biraz daha dışarıya kapanıyor her an dudaklarımızdan. Biraz daha gömülüyoruz içimizin kavurucu çöl yalnızlığına.
Öylesine yaşıyoruz, sabah öğle ve akşam. Artıyor gün geçtikçe ‘duvarda nem insanda gam’. Her şey yıkılabilir bir hüviyetle çatılıyor kaşımıza, hiç şaşmadan.
Boyu kendini aşan idealler peşinde sürüklediğimiz hayatımız pat diye bir kamyonun altına alması gibi kesilebiliyor içimizde aniden. Hiç ölmeyecekmiş gibi bir hırsla çelikten halatlarla bağlandığımız hayattır bizi böyle aylaklaştıran. Konuşuyoruz, yazıyoruz, susuyoruz, getirisi olmuyor götürüsünden başka yaptığımız her eylem. Bizi farklılaştıran her sese, bizi aynılaştıran her renge, içgüdüsel bir tepkimeyle karşı koyuyoruz durmadan.
Allah’ın kuluna sorduğu “Bu gidiş nereye” sorusuna herkes kendince tutturmuş bir yol, gidiyor koşaradım aksamadan. Yemin olsun ki çölün hatıra defterinde bir rüzgarla siliniyor bütün amaçsız eylemlerimiz, gece sabaha varmadan. Bir alamete binmişiz de kıyamete gittiğimizi türkülerden anlıyoruz sadece hiç umursamadan.
Gidiyoruz. İzini sürüyoruz itlerin, kuruttuk kökünü çölün ortasında bize yol gösteren yiğitlerin. Atların izini çoktan kaybettik, bundandır altın eyer vursan da aramızda çoğalan sebebi merkepliğin.
Nüfusu çoğaldıkça insanların, nüfuzu azalıyor insanlığın. Çoğalıyoruz, çok oluyoruz sonunu düşünmeyen kahramanlarla dolu bir nesil besliyoruz, nüfus müdürlüğünün kayıt defterine çentikler atarak. Bol keseden yaşadığımız bu hayatta, çölde yeşerttiğimiz bir vaha yok. Geleceğe dair umutlarımız çölde serapa serap. Çölden bize kalan sadece vah edeceğimiz silik bir geçmiş ve engin çöl denizinde her yöne yol gösteren sarkacı bozuk bir pusula.
Gördüğü seraba hayat diye peşinde koşanlar, kum tepelerini yaşamanın aslıdır diye aşanlar, deveyi yardan uçuran bir tutam ot olgusunda.
Nereye…
Her günü, evveline eşit bir zararla tükenen, doğduğumuz andan itibaren garanti kapsamının dışında kalan ömrümüzün sürdüğü bir dünya çölünde yaşıyoruz.
Sorgulanmamış, yargılanmamış, gidişin nereye olduğuna dair bir gerçekle yüzleşmekten şimşek gibi kaçan bir hayatın aktörüyüz hepimiz. İçimiz bir çöl çarşafı gibi buruşuk. Her eylemin ve niyetin iz bıraktığı defterimiz kararmış. Başkalarını sorgulamaktan da yolumuzu kaybettiğimiz bir çölün ortasında çatladı dudağımız.
Bir seraptan öte bir gerçekliği olmayan çöldeki kumuz.
Sonsuz bir var oluşa doğru yok olmaya mahkumuz.
Gündüzleri uyanık, sebepsiz yere geceleri uykusuzuz.
Ağzımız çöl ortasında bir nehre dayansa da bu hayat hırsıyla her daim susuzuz.
Gerisinde bıraktığı her günün getirisinden yoksun, geleceği umut etmekten başka elde bir şeyi olmayan birer yoksuluz.
Elde kalan ne? Nedir yaşanır kılan hayatı. Nedir bu tepeden tırnağa sarmaşık gibi ruhumuzu dolanan hırs. Nedir perçemimizden tutup peşinden sürükleyen gaye.
Sorgusuz, soru işaretinin kancası gibi şakaklarımızda asılı kalan anlamlı bir hayattan uzak, her hali bir diğerini düşürmeye ayarlanmış bir tuzakla yorulmuşuz. Çöle yemin olsun ki bu hayat serapa bir serap.
Anladım ki farkı yok ha göktesin ha yerde
Farkı yok yaşamanın ne denizde ne çölde
Kum saati nasılsa boşalacak tependen
Maharet
İnsanoğlu doğarken adam gibi gitmekte…