Söylenmeyen her duygu, ruhun sessiz biter yüküdür.
Toplum olarak güçlü görünmeyi seviyoruz. Güçlü olmak çoğu zaman ağlamamak, üzülmemek, korkmamak, hatta yorulmamak gibi algılanıyor. Oysa insanı insan yapan şey yalnızca başarıları ya da mutlulukları değil, hayal kırıklıkları, korkuları, öfkesi ve gözyaşları da onun bir parçasıdır.
Çocukluğumuzdan itibaren çoğumuz benzer cümlelerle büyütülürüz: “Erkek adam ağlamaz.”, “Bunu kafana takma.”, “Geçer.”, “Güçlü ol.” İyi niyetle söylenen bu sözler bazen bize duygularımızı tanımayı değil, onları saklamayı öğretir. Zamanla üzülmemeyi değil, üzüntümüzü göstermemeyi öğreniriz. Ağlamamayı değil, gözyaşlarımızı içimize akıtmayı alışkanlık hâline getiririz.
Ancak psikoloji bilimi bize yıllardır önemli bir gerçeği anlatır: Bastırılan duygular ortadan kaybolmaz. Onlar yalnızca farklı şekillerde kendilerini ifade etmeye çalışırlar.
Psikanalizin kurucusu Sigmund Freud, bastırmanın insan zihninin temel savunma mekanizmalarından biri olduğunu ileri sürmüştür. Her ne kadar günümüz psikolojisi Freud’un bütün kuramlarını benimsemese de, bastırılan duygu ve yaşantıların insan davranışlarını etkileyebileceği düşüncesi psikoloji tarihinde önemli bir yer tutmaya devam etmektedir. Bazen nedeni bulunamayan öfkelerimiz, sürekli yaşadığımız kaygılar ya da ilişkilerimizde tekrar eden sorunlar, yüzleşemediğimiz duyguların sessiz yansımaları olabilir.
İnsancıl psikolojinin önemli isimlerinden Carl Rogers ise insanın iyileşebilmesi için önce kendisini olduğu gibi kabul etmesi gerektiğini savunmuştur. Rogers’a göre kişi, duygularını inkâr ettiğinde kendisinden uzaklaşır, onları fark edip kabul ettiğinde ise ruhsal gelişim için önemli bir kapı aralanır. Kendimize göstereceğimiz şefkat, çoğu zaman başkalarından beklediğimiz anlayıştan daha iyileştirici olabilir.
Aaron Beck ise yaşadığımız olayların değil, o olaylara yüklediğimiz anlamların ruh hâlimizi belirlediğini göstermiştir. Duygularımızı bastırmak yerine onları anlamaya çalışmak, düşüncelerimizi de daha sağlıklı değerlendirmemize yardımcı olur. Çünkü her duygu, bize bir şey anlatmaya çalışan içsel bir mesajdır.
Toplama kampı deneyimlerinden sonra geliştirdiği yaklaşımıyla tanınan psikiyatrist Viktor Frankl, insanın en zor acılar karşısında bile yaşamına anlam katabildiğinde psikolojik olarak güçlenebileceğini ifade etmiştir. Acıyı yok saymak değil, onunla yüzleşip ona anlam verebilmek iyileşmenin önemli bir parçasıdır.
Bugün modern psikoloji araştırmaları da duyguları sürekli bastırmanın uzun vadede stres düzeyini artırabileceğini, ilişkileri olumsuz etkileyebileceğini ve psikolojik iyi oluşu zorlaştırabileceğini ortaya koymaktadır. Buna karşılık, duyguları güvenli ortamlarda ifade etmek, onları isimlendirmek ve gerektiğinde profesyonel destek almak ruh sağlığını destekleyen yaklaşımlar arasında yer almaktadır.
Belki de en büyük yanılgımız, güçlü insanı hiç ağlamayan kişi sanmamızdır. Oysa gerçek güç, duygularını inkâr etmekte değil, onları tanıyabilmekte, gerektiğinde yardım isteyebilmekte ve hayatın yükünü tek başına taşımaya çalışmamaktadır.
Bir an durup kendimize şu soruyu soralım: En son ne zaman gerçekten hissettiklerimizi dinledik? En son ne zaman “İyiyim” demek yerine, gerçekten nasıl olduğumuzu dürüstçe kabul ettik?
Ruhumuz da bedenimiz gibidir. Nasıl ki görmezden gelinen bir yara kendi kendine her zaman iyileşmezse, ifade edilmeyen duygular da zamanla farklı biçimlerde karşımıza çıkabilir. Bu yüzden üzülmekten, korkmaktan ya da ağlamaktan utanmamalıyız. Çünkü bunlar zayıflığın değil, insan olmanın doğal parçalarıdır.
Belki de bugün kendimize verebileceğimiz en değerli hediye, hissettiklerimizi susturmak yerine onları anlamaya çalışmaktır. Çünkü bastırılan duygular sessiz olabilir; ama asla yok olmazlar. Onları dinlemeyi öğrendiğimiz gün, belki de kendimizi yeniden tanımaya başlayacağız.
Kendinize nazik davranmayı unutmayın!