Bir şehrin mimarisi, imarı ve meydanları; o şehirde yaşayan insanların estetik anlayışına, sanata, edebiyata, kültüre, insani ilişkilere, yaşam biçimine ve zihniyetine dair önemli ipuçları verir. Bir şehri inşa edenlerin dünyaya bakışını anlamak için yalnızca büyük yapılar değil; sokağa açılan kapılar, duvarların yüksekliği, pencerelerin biçimi ve üzerlerindeki mimari işlemeler bile yeterlidir. Çünkü şehirler, taşa işlenmiş bir medeniyetin aynasıdır.
Şanlıurfa'nın dar sokaklarında yürüyünce insan bunu hemen hissediyor. Bugünün gözüyle bakınca dar, hatta sıkışık gelebilir bu sokaklar. Ama o daracık geçitler bir zamanlar toplumun nasıl kurulduğunu gösteren bir belge gibiydi aslında. İki kişi karşılaştığında yüz yüze gelmemek mümkün değildi, sokak buna izin vermezdi çünkü. Tanımadığınız birine bile selam verir, yol açardınız. Tanıdığınıza durur, hatır sorardınız. Kimse birbirinin yanından görmeden geçip gidemezdi. Bu sokaklar galiba insanları uzaklaştırmak için değil, birbirine mecbur bırakmak için yapılmıştı.
Ahşap kapılar, üzerlerindeki tokmaklar da bir şeyler söylüyor. Bazı evlerde iki farklı tokmak vardı; biri erkek misafir, biri kadın misafir içindi. İçerideki kadın kapının çalınış sesinden kimin geldiğini anlar, ona göre hazırlanırdı. Şimdi kulağa tuhaf gelebilir belki ama bu küçük ayrıntı aslında koca bir mahremiyet anlayışının, kadına duyulan saygının bir işaretiydi.
Kapıdan içeri girince ise manzara birden değişir. Dar sokağın sıkışıklığı yerini geniş bir avluya bırakır. Ortada küçük bir havuz, çevresinde rengârenk saksılar. Su sesi, çiçek kokusu, gölgeli bir köşe. Urfa'da bu evlere boşuna "hayatlı ev" denmemiş; hayat gerçekten de o avluda başlıyor, kapıdan taşıp sokağa yayılıyor, oradan da bütün şehre yankılanıyor. Avluya bakan kapılarda, duvarlarda, giriş kemerlerinde ince taş işlemeleri görürsünüz; kimi zaman durup uzun uzun bakarsınız.
Yaz geceleri bu avlularda ayrı bir hayat başlardı. Ev halkı damda ya da avluda yatağını serer, açık gökyüzünün altında uyurdu. Uyumadan önce yıldızları seyreder, gökyüzü sanki ruhunuzla konuşur, gözlerinize şifa gibi inerdi. Avlunun bir köşesinde mutlaka bir incir ağacı, bir de asma olurdu. Merdiven kenarlarındaki saksılarda gül, fesleğen kokardı. Sabah gözünüzü açtığınızda sizi karşılayan ilk şey, bu kokulara karışan kuş sesleri, incir dallarında sabahı kutlayan serçelerin cıvıltısı olurdu.
Yüksek duvarlar da öyle boşuna değil. Mahremiyeti korur, sıcağa da soğuğa da karşı içeriyi dengede tutardı. Şanlıurfa taşının ilginç bir özelliği var üstelik: ilk işlendiğinde yumuşaktır, ustanın elinde kolayca biçim alır; zamanla havayla temas ettikçe sertleşir, dayanıklı bir hâl alır. Tıpkı bir insanın yaşla birlikte olgunlaşması gibi. Bu beyaz taştan örülen duvarlar kışın soğuğu içeri sızdırmaz, yazın da avlulu mimari sayesinde sıcağı bir nebze hafifletirdi. Estetikle pratik akıl burada birbirine düşman değil, yol arkadaşı olmuş.
Şanlıurfa'yı, neye değer verdiğini, kültürünü gerçekten anlamak istiyorsak belki de en doğrusu şu: bu taştan evlere, o evlerde ailelerini, komşularını, misafirlerini nasıl ağırladıklarına bakmak. Bir toplumun sofrasını kiminle paylaştığı, kapısını kime açtığı, o toplum hakkında çoğu zaman kelimelerden daha fazlasını anlatır. Şehirler yalnızca taş ve harçtan ibaret değil sonuçta; onları kuranların ruhunu asırlar sonra bile taşıyan birer hafıza onlar. Şanlıurfa da bu hafızayı hâlâ en diri haliyle taşıyan şehirlerden biri.