“İyileşmek; geride bırakmaya çalıştığın şeylerin bir daha hiç aklına gelmemesi değildir. Bazen yeniden hatırlarsın, bazen merak edip dönüp bakarsın. Bu, başa döndüğün anlamına gelmez. Asıl önemli olan, o anın ardından yeniden kendi yoluna devam edebilmektir.”
Toplum olarak iyileşmeyi çoğu zaman yanlış tanımlıyoruz. Geçmişi hiç düşünmemek, hiç özlememek, hiç üzülmemek… Sanki gerçekten iyileşmiş sayılabilmek için yaşananların zihnimizden tamamen silinmesi gerekiyormuş gibi davranıyoruz. Oysa insan zihni ne bir bilgisayarın hafızasıdır ne de yaşanmışlıklar tek bir kararla yok olur. İnsan hatırlar. Bazen özler, bazen öfkelenir, bazen de hiçbir neden yokmuş gibi sandığı bir anda geçmişin kapısını yeniden aralar. Bu durum çoğu kişiyi endişelendirir ve aynı soru zihni meşgul eder: Demek ki hiçbir ilerleme kaydedemedim?
Aslında tam da burada iyileşmenin doğasını yanlış yorumlarız. Çünkü psikolojik iyileşme, düz bir çizgide ilerleyen bir süreç değildir. Bir gün kendinizi oldukça güçlü hissederken ertesi gün küçücük bir ayrıntı sizi yıllar öncesine götürebilir. Bu iniş çıkışlar, yolun yanlış olduğunu değil, hâlâ o yolun üzerinde yürüdüğünüzü gösterir. İyileşme bazen iki adım ileri, bir adım geri gibi görünür fakat gerçekte insan, her deneyimle birlikte aynı yere değil, biraz daha farklı bir bakış açısına ulaşır.
Psikiyatrist Elisabeth Kübler-Ross, yas sürecini anlatırken inkâr, öfke, pazarlık, depresyon ve kabullenme gibi evrelerden söz eder. Ancak bugün biliyoruz ki bu evreler herkes için aynı sırayla yaşanmaz. İnsan bazen kabullenmeye yaklaşırken yeniden öfkelenebilir, bazen uzun süre sakin hissettikten sonra beklenmedik bir hüzün yaşayabilir. Duyguların dalga dalga gelmesi, sürecin bozulduğu anlamına gelmez. Aksine, ruhun yaşananları yeniden anlamlandırma çabasının doğal bir parçasıdır.
Viktor Frankl ise insanın en ağır acılar karşısında bile yaşamına yeniden anlam katabileceğini söyler. Onun yaklaşımında iyileşmenin özü, acının yok olması değil, acının hayatımızı yönetme gücünü kaybetmesidir. Çünkü bazı anılar hiçbir zaman silinmez. Silinmesi de gerekmez. Önemli olan, o anıların bugünkü benliğimizi esir almasına izin vermemektir.
Terapi odalarında insanların en sık dile getirdiği cümlelerden biri şudur: “Onu yine düşündüm. Sürekli en başa dönmüş gibi hissediyorum.” Oysa çoğu zaman durum bunun tam tersidir. Eskiden günlerce etkisinden çıkamadığınız bir anı, bugün belki birkaç dakika canınızı yakıyor ve ardından hayatınıza devam edebiliyorsunuz. Fark bazen hatırlamamakta değil, hatırladıktan sonra yeniden bugüne dönebilmektedir. İşte gerçek değişim tam da burada başlar.
Psikolog George Bonanno da psikolojik dayanıklılık üzerine yaptığı çalışmalarında, insanların büyük bölümünün ağır yaşam olaylarından sonra zamanla yeniden denge kurabildiğini ortaya koymuştur. Dayanıklılık, hiç acı çekmemek değildir; acının içinde kaybolmadan yaşamın akışına yeniden katılabilme becerisidir. İnsan ruhu düşündüğümüzden çok daha esnektir. Yaralanır, yorulur, bazen sendeleyebilir; ama uygun koşullar oluştuğunda yeniden ayağa kalkma gücüne de sahiptir.
Belki de bu yüzden kendimize yanlış soruyu soruyoruz. “Neden hâlâ aklıma geliyor?” yerine, “Aklıma geldikten sonra ne yapıyorum?” diye sormamız gerekiyor. Eğer o kısa yolculuğun ardından yeniden sevdiklerimize, işimize, hayallerimize ve bugünkü hayatımıza dönebiliyorsak, aslında iyileşme çoktan başlamıştır.
Çünkü iyileşmek, geçmişi silmek değil, geçmişle kavga etmeyi bırakıp onunla yaşamayı öğrenmektir. Yaşananları inkâr etmeden, onları kimliğimizin tek belirleyicisi hâline getirmeden yolumuza devam edebilmektir. İnsan bazen dönüp bakar, bazen gözleri dolar, bazen içi sızlar. Fakat artık orada yaşamaz.
Belki de ruh sağlığının en sessiz ama en güçlü göstergesi budur. Geçmişi omuzlarında taşımak yerine onu hayat hikâyesinin bir sayfası olarak kabul edebilmek… Çünkü hayat, geriye baktığımız yerde değil her şeye rağmen yeniden yürümeyi seçtiğimiz yerde devam eder.
Kendinize nazik davranmayı unutmayın!