DEPRESYON

Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

“Depresyondayım.”

Günlük hayatta bu cümleyi artık oldukça sık duyuyoruz. Kötü geçen bir günün, yaşanan bir hayal kırıklığının, hatta bazen sıradan bir can sıkıntısının ardından bile kullanabiliyoruz. Oysa depresyon, birkaç gün üzgün olmaktan çok daha karmaşık ruhsal bir tablodur. Dahası, depresyon dediğimizde tek bir biçimden de söz etmiyoruz.

Kimi insan depresyonda sürekli üzgün görünürken kimi öfkeli ve tahammülsüz olabilir. Biri bütün gün uyumak isterken diğeri gecenin bir yarısı uyanıp bir daha uyuyamaz. Bazılarında iştah azalırken bazılarında artabilir. Bir insan çevresinden tamamen uzaklaşırken bir başkası işe gitmeye, çocuklarıyla ilgilenmeye, misafir ağırlamaya ve hatta gülmeye devam edebilir. Bu nedenle depresyonun yüzünü yalnızca gözyaşında aramak yanıltıcıdır. Dolayısıyla “depresyon” kelimesinin altında birbirinden farklı klinik hikâyeler bulunabilir.

Peki insan neden depresyona girer? Bu sorunun tek bir cevabı yoktur. 

Sigmund Freud, melankoliyi anlamaya çalışırken dikkatimizi kayıp üzerine çekmişti. İnsan yalnızca sevdiği birini kaybetmez. Bir ilişkiyi, bir işi, sağlığını, gençliğini, toplumsal konumunu, geleceğe ilişkin bir hayalini veya kendisi hakkında taşıdığı eski bir inancı da kaybedebilir. Üstelik bazı kayıpların yasını tuttuğumuzu fark ederiz, bazılarının ise adını bile koyamayız.

Aaron Beck ise depresyonda düşünce dünyasının önemine dikkat çekti. Beck’in tarif ettiği bilişsel üçlüde insan kendisini, dünyayı ve geleceği giderek daha olumsuz değerlendirebilir. “Ben yetersizim, hayat zaten hep böyle, bundan sonra da hiçbir şey düzelmeyecek…” Bir süre sonra bu düşünceler insanın zihninden geçen ihtimaller olmaktan çıkar ve ona gerçekliğin kendisi gibi görünmeye başlayabilir.

Martin Seligman’ın öğrenilmiş çaresizlik çalışmaları da başka bir noktayı anlamamıza yardımcı olur. İnsan uzun süre çabaladığı hâlde hiçbir şeyi değiştiremediğini hissederse zamanla değiştirebileceği şeyler için bile çaba göstermemeye başlayabilir. İşte dışarıdan isteksizlik ya da tembellik diye yorumladığımız bazı davranışların arkasında böyle bir çaresizlik duygusu bulunabilir. 

Fakat depresyonu yalnızca çocukluğumuzla, düşüncelerimizle veya yaşadığımız olaylarla açıklamak da yeterli değildir. İnsan biyolojik, psikolojik ve sosyal bir bütündür. Genetik yatkınlık, bedensel hastalıklar, hormonal değişimler, uyku düzenindeki bozulmalar ve bazı ilaçlar kadar; travmalar, kayıplar, kronik stres, ekonomik güçlükler, aile içi çatışmalar, yalnızlık ve sosyal destek eksikliği de kişinin ruhsal durumunda rol oynayabilir. Çoğu zaman karşımızda tek bir neden değil, birbirini etkileyen birçok etken vardır.

Depresyonun belirtileri de yalnızca üzgün hissetmekten ibaret değildir. Hayattan eskisi kadar zevk alamamak en dikkat çekici belirtilerden biridir. İnsan sevdiği insanlarla oturur ama orada değilmiş gibi hisseder. Eskiden heyecanla yaptığı bir işe karşı hiçbir şey hissetmez. Sabah kalkmak ağır gelir. Dikkatini toplamakta, karar vermekte veya bir kitabın birkaç sayfasını okumakta bile zorlanabilir. Bazen bedensel belirtiler ön plana çıkar. Sürekli yorgunluk, enerji kaybı, uyku ve iştahta değişiklikler yaşanabilir. Bazen de insanın zihninde değersizlik ve suçluluk ağırlaşır. Geçmişte yaptığı küçük hataları tekrar tekrar düşünür. Kendisini ailesine yük olarak görmeye başlayabilir. Daha ağır durumlarda ölümle ilgili düşünceler veya yaşamın sürdürülmesine ilişkin ciddi umutsuzluk ortaya çıkabilir. Böyle durumların sıradan bir moral bozukluğu olarak değerlendirilmemesi ve profesyonel yardımın geciktirilmemesi gerekir.

Peki depresyonun çözümü nedir?

Pek çok farklı neden ve çeşitten bahsettiğimiz depresyonda herkese iyi gelecek tek bir yöntem yoktur.

Carl Rogers’ın insanı anlamaya yönelik yaklaşımının bize hatırlattığı önemli bir şey vardır: Kişiyi yalnızca belirtilerden oluşan bir vaka olarak değil, kendi yaşam öyküsü içerisinde anlamak gerekir. Aynı belirtiyi yaşayan iki insanın o noktaya geliş hikâyesi tamamen farklı olabilir. Dolayısıyla tedavinin de kişinin ihtiyaçlarına göre şekillenmesi gerekir.

Psikoterapi depresyonun tedavisinde önemli seçeneklerden biridir. Beck’in çalışmalarından gelişen bilişsel davranışçı terapiler kişinin otomatik düşüncelerini, davranışlarını ve bunların duygu durumuyla ilişkisini ele alırken; kişilerarası yaklaşımlar ilişkiler, roller, kayıplar ve kişilerarası güçlükler üzerinde çalışabilir. Psikodinamik yaklaşımlar kişinin tekrarlayan ilişki örüntülerine, geçmiş deneyimlerine ve farkında olmadığı duygusal süreçlere odaklanabilir. Başka terapi yaklaşımları da kişinin ihtiyaçlarına göre farklı yollar sunar.

Bazı depresyonlarda ise psikoterapinin yanında psikiyatri değerlendirmesi ve ilaç tedavisi gerekebilir. Özellikle belirtilerin şiddeti arttığında, kişinin günlük işlevselliği ciddi biçimde bozulduğunda veya kendine zarar verme ve intihar riski söz konusu olduğunda profesyonel değerlendirme ertelenmemelidir. Burada da tedaviyi “ilaç mı, terapi mi?” şeklinde bir yarışa dönüştürmek doğru değildir. Kişinin klinik tablosuna göre bunlardan biri veya birlikte kullanımı uygun olabilir.

Uyku düzeni, fiziksel hareket, sosyal ilişkiler, günlük yaşamın yeniden yapılandırılması ve kişinin yapabildiği ölçüde yaşamın içine dönmesi de iyileşme sürecini destekleyebilir. Ancak burada ince bir çizgi vardır. Depresyondaki birine, spor yap, çık biraz yürü, biraz hareket et, demekle fiziksel aktivitenin tedaviyi destekleyebileceğini söylemek aynı şey değildir. Birincisi hastalığı küçümserken ikincisi kapsamlı bir tedavinin parçalarından birini tarif eder.

Aynı nedenle “Çık biraz gez, kafana takma, biraz şükret, senden daha kötü durumda olanlar var gibi cümlelerin neden işe yaramadığını da anlamamız gerekir. Depresyon, kişinn sahip olduklarının kıymetini bilmemesi değildir.

Belki bizim kültürümüzde üzerinde ayrıca düşünmemiz gereken noktalardan biri de budur. Aile ve yakın çevre çok güçlü bir destek kaynağı olabilir fakat bazen el âlem ne der, kimse duymasın, psikoloğa gittiğini söyleme gibi kaygılar yardım arayışını geciktirebilir. Oysa ruhsal yardım almak insanın iradesinin zayıfladığını değil, yaşadığı güçlüğü ciddiye aldığını gösterir.

Depresyonu anlamak istiyorsak onu tek bir nedene, tek bir belirtiye ve tek bir çözüme indirgememeliyiz. Bazen kayıpların izini taşır, bazen yıllardır yerleşmiş düşünce biçimlerinin. Bazen uzun süren stresin, yalnızlığın veya çaresizliğin içinde gelişir. Bazen de biyolojik yatkınlıklar ve yaşam koşulları birbirine eklenir. Çoğu zaman bunların birkaçını aynı hikâyenin içerisinde görürüz.

Depresyonun tek bir yüzü olmadığı gibi, depresyondaki her insanın da anlatılmayı bekleyen kendine özgü bir hikâyesi vardır.

Kendinize nazik davranmayı unutmayın! 

DEPRESYON

İptal

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha fazla gösterilecek yazı bulunamadı!

Tekrar deneyiniz.