Bir şimdi meselesidir bizim hayatımız, hayalimiz ve bütün yaşantımız.
Hep bir şimdinin etrafında şekillenir ve anlam bulur aslında. Hep yarını bugünden daha müsait olduğumuzu zannederiz. Oysa her kaybettiğimiz şimdi, bizi tekrarı olmayan bir hayal kırıklığına sürükler.
Hep bir şeyleri erteleme alışkanlığımız vardır. “Şu an doluyum, yoğunum, müsait değilim, yorgunum, moralim yok…” der ve erteleriz. Şimdilerimizi yarınlara attıkça, o anın şansını kaybeder ya da önemini yitiririz.
Biz şimdilerimizi dolduramıyorsak, hep bir bahane üretiyorsak yarınlarımızı doldurma şansımız da yoktur. Çünkü hayat dediğimiz hadise, birbirinin peşi sıra geçen şimdilerin yekûnundan ibarettir.
Şimdiyi dolduramazsanız, “yarın, öbür gün” derken hayatınız hep doldurulmayı bekleyen, geç kalmış şimdilerle dolup taşar. Ve siz, bir ömür boyu yetişemezsiniz.
Söyleyin, hangi şimdi yeniden geldi? Hangisi tekrar bir şans verdi?
Hiçbir şimdi geri gelmemek üzere hayatımızdan gelip geçti.
Ne yaşıyorsanız ve neyi hayal ediyorsanız, şimdilerinize sahip çıkın ve yapılması gerekeni yapın.
Çünkü hayal, ulaşamayacağını hissettiğin an öleceğini zannetmektir.
Nasıl ki nefes almayı ertelemiyorsak, yemek yemeyi ertelemiyorsak ve bunlar bizim olmazsa olmazımızsa; hayallerimizi, ideallerimizi, aşklarımızı ve sevgilerimizi de asla ertelememeliyiz.
Hayalleriniz, ulaşmak istediğiniz yer, varmak istediğiniz nokta ve olmak istediğiniz insan, nefesiniz gibi olmalı.
Bir genç, bir ilim adamına sorar:
“Efendim, hayal nedir?”
İlim adamı:
“Evladım,” der, “hayalin sana ne olduğunu göstereyim.”
Ve sahile doğru iner. Gencin kafasını suyun dibine sokar.
Genç çırpınır, çıkmak ister. Fakat ilim adamı gencin kafasını bırakmaz. Genç artık boğulmaya yaklaştığında onu sudan çıkarır.
Genç birkaç dakika kendine gelmeye çalıştıktan sonra öfkeyle sorar:
“Deli misin be adam? Ben sana hayal nedir diye sordum, sen beni boğmaya kalktın!”
Bilge yine sorar:
“Evladım, suyun altındayken ne hissettin?”
“Ne hissedeceğim? Tabii ki öleceğimi hissettim.”
“Peki evladım, öleceğini hissettiğin an en çok neye ulaşmak istedin?”
Genç cevap verir:
“Havaya ulaşmak, nefes almak istedim.”
Bilge bunun üzerine şöyle der:
“İşte evladım, hayal odur. Hayal, ulaşamayacağını hissettiğin an öleceğini zannetmektir.”
İşte öyle bir idealiniz ve hayaliniz olsun ki onu yarınlara ertelemeyin. Ulaşamayacağınızı hissettiğiniz an, nefesiniz kesilecekmiş gibi ona sarılın.
Fatih Sultan Mehmet'in fetih sırasında yaşadığı kararlılık da bu ruhun bir örneği olarak anlatılır. Askerlerden “Sultanım, fetih olmayacak.” şeklinde umutsuz haberler geldiğinde Fatih'in çadırından çıkıp atıyla Boğaz'ın sularına girmesi, ulaşmak istediği hedefe ne kadar büyük bir inançla bağlandığının sembolü gibidir.
Ulaşamayacağını hissettiği an öleceğini zannetmek…
Peki bizim böyle bir hayalimiz var mı?
Böyle bir idealimiz, böyle bir aşkımız var mı?
Eğer böyle bir hayaliniz varsa hiçbir güç size engel olamaz. Çünkü insan, gerçekten inandığı bir hayalin peşinden giderken yarınlara güvenmek yerine bugünün imkânlarına sarılır.
İrade, istek, inanç ve kendine güvenmek sizin elinizdedir.
Peyami Safa'nın “Şimdiye hürmet edelim.” diye başlayan düşüncesi de tam olarak bunu anlatır. Ona göre bütün imkânlar şimdidedir. Muhakkak olan yalnızca içinde bulunduğumuz andır. Yarının şimdileri, bu anın şimdileri kadar kesin değildir.
Bu dünyada az çok bir şey yapmış olabilenlerin hepsi, şimdiyi keşfetmiş insanlardır. Anın kıymetini bildiler. Zaman denilen şeyin aslında yalnızca şimdiden ibaret olduğunu anladılar.
Her şey ancak şimdi mümkündür.
Biraz sonra şüpheli, daha sonra çok şüpheli…
İşlerimizin en mühimini şimdiye, en yakın plana alalım. En mühim işimiz olan nefes almayı nasıl ertelemiyorsak, hayatın önemli işlerini de sürekli yarına bırakmayalım.
Biz ise çoğu zaman işlerimizi önemleri nispetinde değil, canımızın istediği zamana göre yapmayı tercih ediyoruz.
Bütün iktidarsızlıklar, irade hastalıkları, tembellikler, vehimler, tereddütler ve savsaklama illetleri, şimdinin kıymetini bilmemekten gelir. Günlerin tükenmeyeceği zannından doğan bir aldanıştır bu.
Oysa günler tükeniyor.
Saatler geçiyor.
Ve her geçen saat, hayatımızdan geri gelmemek üzere eksilen bir şimdi oluyor.
Canı tez, velût, çalışkan ve idealist insan; şimdinin içindeki imkânları kaçırmak istemeyen insandır.
Çünkü her şimdinin içinde bir fırsat gizlidir.
Boşuna geçen şimdiler, kaçırılmış fırsatlardır.
Öyleyse her gece kendi kendimize şu soruyu soralım:
“Kim bilir bugün kaç şimdi kaybettim?”
Belki aramak istediğimiz birini aramadık.
Belki söylemek istediğimiz bir sözü sustuk.
Belki yapmak istediğimiz bir işi erteledik.
Belki de yıllardır kurduğumuz bir hayalin peşinden gitmek için yine “yarın” dedik.
Oysa hayat, “yarın” diye diye tüketilecek kadar uzun değildir.
Boş vakitlerimiz, baştan başa bize ait şimdilerle doludur. Her anımızın imkânları ve verimleri üzerinde hassas olmak… İşte bütün mesele budur.
Çünkü hayat, birbirinin peşi sıra gelen şimdilerden ibarettir.
Dün artık elimizde değildir.
Yarın henüz bizim değildir.
Elimizde olan yalnızca şimdidir.
Öyleyse hayallerimizi yarınlara bırakmayalım. Sevgimizi, sözümüzü, emeğimizi, idealimizi ve yapmak istediğimiz güzel şeyleri ertelemeyelim.
Bugünün hakkını bugün verelim.
Çünkü hiçbir şimdi tekrar gelmeyecek.
Ve belki de hayatımızı değiştirecek olan şey, beklediğimiz o büyük yarın değil; şu anda sahip olduğumuz küçücük bir şimdi olacaktır.
“Öyleyse soruyorum: Şimdi ve şu an gerçekten var olmaya var mısın?”