AŞKA DAİR

Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Epistemolojik olarak aşk, aşk duygusunun nasıl bilinebileceğini, hangi bilgi türüne karşılık geldiğini, aşkın bir bilgi mi, inanç mı, yoksa bir deneyim mi olduğunu sorgulayan bir felsefi alandır. Bilgi olarak ele alırsak, nesnel bir gerçeklikten ziyade öznel bir algılamadır. 

Ontolojik olarak aşk, insanın sahip olmadığı mutlak güzele duyduğu arzuyla varlıksal eksikliğini giderme, bireyin başkasıyla ortak bir biz duygusu oluşturma, seven ve sevilenin dünyasında yeni bir yaşam gerçekliği inşa etmedir.                       

Aşk kavramını ele alırken bunu hiçbir zaman sevgiden bağımsız olarak düşünüp açıklayamayız. Bu konuda Sosyolog Dr. Ali Şeriati'nin görüşlerini de görmezlikten gelemeyiz. Ali Şeraiti, aşk ve sevgi kavramını birbirine tamamen zıt bir şekilde konumlandırır. Ona göre: "Sevgi aşktan üstündür. Aşk, görme engelli bir coşku, görmezlikten kaynaklanan bir bağdır. Oysa sevgi, bilinçli bir bağ ve apaçık bir görmenin sonucudur. Aşk genellikle içgüdüseldir ve içgüdüden kaynaklanmayan bütün olgular değersizdir. Oysa sevgi ruhun içinde doğar ve ruhun yükselebileceği yerlere sevgi de onunla birlikte doruğa tırmanır. Aşk, benzer biçim ve renklerde gözlenmekte olup, ortak nitelik ve görünümler taşır. Oysa sevgi, her ruhta kendine özgüdür. Aşk, dönemlerin ve yılların ilerleyişinden etkilenir. Oysa sevgi, yaş, zaman ve kişiliğin ötesinde yaşar. Aşk, tufan, dalga ve coşku niteliklidir. Oysa sevgi, durgun, dayanıklı ve ağırbaşlıdır. Aşk, tek yönlü bir coşkudur ve sevgilinin kim olduğunu düşünmez. Oysa sevgi, aydınlıkta kök salar ve ışığın gölgesinde yeşerir, büyür. İşte bu yüzden tanıştıktan sonra ortaya çıkar. Aşk çılgınlıktır. Çılgınlık ise anlayış ile düşünüşün bozulmuşluğundan başka bir şey değildir. Oysa sevgi, tırmanışın doruğunda, anlamayı ve düşünmeyi yerden alıp yüksek doruklara taşır. Aşk, büyük ve güçlü bir kandırmacadır Oysa sevgi, sonsuz, içten bir doğruluktur. Aşk, denizin içinde boğulmaktır. Oysa sevgi, denizin içinde yüzmektir. Aşk, kabadır, şiddetlidir. Aynı zamanda dayanaksız ve güvensizdir. Oysa sevgi, tatlıdır, yumuşaktır, dayanaklı ve güvenlidir. Aşk kendinden yanadır, bencildir, kıskançtır. Sevgiliye tapar, onu kendisi için över. Oysa sevgi, sevilenden yanadır, sevgili için ister, onu, onun için sever. Aşk, sevgiliye egemenliktir. Oysa sevgi, sevilende yok olma susuzluğudur."

Aşk ve sevgiye dair bu açıklamalardan sonra bazı soruların sorulması ve yanıtlanması, konunun anlaşılır kılınması için bir gereklilik arzetmektedir. Gerçekten anne-baba ve çocuklar arasındaki ilişkilerin özünde aşk mı yoksa sevgi mi yatıyor? Evliliklerin temelinde aşkın bencilliği mi yoksa sevginin paylaşımı mı bulunuyor? Aile içi şiddet, boşanma ve boşanmalardan sonraki şiddet ve cinayet eylemlerinde aşkın etkisi var mıdır? Bu soruların yanıtı için, ancak aşk ve sevgi kavramının insan yaşamındaki etkilerini ve toplumsal yansımalarını gözlemlemekle mümkündür.                       

Aşk, tıpkı bir sarmaşık gibidir. Sarıldığı dalı adeta bir yılan gibi sarar ve ona nefes aldırmadan boğacak konuma getirir. Anne-baba ve eşler arasındaki aşk sarmalında da taraflar adeta bir sarmaşık gibi sarıldıkları dalı öyle bir sarar ki, kendinden başka herkesten izole eder. Bu sarmaşık formasyonundaki bağlılığı, herkes kendisi için bir nefes alma, yaşama, gelişme, yükselme ve yaşam fonksiyonları için tek seçenek olarak algılar. Sarıldıkları daldan ayrıldıklarında, sanki toprağa düşüp solacak, canlılığını yitirecek ve yok olacak endişesi, onlara bu bağlılığın varoluşsal bir zorunlulukmuş gibi algılanmasına yol açar.         

Psikolojide temel bir gerçeklik vardır. Üç kişi bir araya gelince alt gruplar oluşur. Genç çiftler ve ailelerin olduğu bir ortam, alt grupların oluşması için kaçınılmaz bir zemindir. Bazen anne- babalar, oğluna ve kızına öyle bir aşkla bağlı ki, onu kimseyle paylaşamaz. Bazen de genç çiftler, anne-babalarına öyle bir bağlı ki, bir türlü eşler arasında duygu ve düşünce birlikteliği sağlanamaz. Bu alt grupların oluşması, aşk duygusundaki yoğunluk, aile bireylerinin birbirlerini paylaşamama sorunu, aile içi geçimsizlik ve şiddet, boşanmalara kadar gidecek yolun kapısını aralamaktadır. Boşanmalarda eşlerin çocukları kendi amaçları için bir kalkan olarak kullanmaları da, aslında çocuklara karşı besledikleri bir sevgi değil, bir aşktır, bencilliktir. Ayrıca boşanmalardan sonra meydana gelen şiddet ve cinayet olayları da bir aşk sloganı olan "ya benimsin, ya toprağın" anlayışının bir ürünüdür.                           Aşkın bu bencilliğinden sonra, Urfa'nın ünlü sanatçılarından merhum Seyfetin Sucu'nun bir dörtlüğünün ne kadar sevgi, saygı ve vicdani bir ruh taşıdığını ve sevgiye dair çok açıklayıcı bir örnektir. 

Bahçede nar ağacı,             

Sensin başımın tacı,         

Eğer beni sevmezsen,     

Olalım kardeş, bacı.           

Bu dörtlükte görüldüğü gibi Seyfettin Sucu, asla "ya benimsin, ya toprağın" dememektedir. Koşulsuz bir sevgi örneği sergilemektedir. Şayet sevmesen de ve benim olmasan da, kardeş bacı olalım diyor. Karşısındakinin duygularına, düşüncelerine ve hayallerine karşı duyduğu sevgi ve saygısını ifade ediyor. Sonuç olarak aşk, karşısındakinin duygu düşünce ve hayallerini hiçe sayıp, sadece kendi arzu ve isteklerini tatmin etmektir. Sevgi ise, bensiz de olsa karşısındakine koşulsuz mutluluk dilemektir. Aşk yok etmek, sevgi ise yaşatmaktır.

AŞKA DAİR

İptal

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha fazla gösterilecek yazı bulunamadı!

Tekrar deneyiniz.