BİR HALKI KİM AYAĞA KALDIRIR?

Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

“Zeki olmak; sivil kıyafetler giymek, boynunuzda devasa bir yakaç ya da kafanızda modern bir şapka takmak demek değildir. Aydınlar halkın beynidir. Halkınız sizi iyi bir eğitimden sonra iyi bir maaş alın, akşamları kafelerde iskambil kâğıtları ve domino taşlarının başına oturun diye yetiştirmedi. Bu durumda aydın değil, aydın çamurusunuz.

İnsanların zihninin, iradesinin, vicdanının alarmı olmalısınız. Halkı uyandırın. Köylülere, işçilere, şehirli alt tabakalara nasıl daha iyi yaşayacaklarını, nasıl daha iyi bir yaşamın kurucuları olabileceklerini öğretin.”

Beyaz Zambaklar Ülkesinde kitabında geçen bu satırları okuduğumda bir kez daha düşündüm.

Bir halk düşünün…

Yok olmaya yüz tutmuş.

Ve o halkı ayağa kaldırmaya çalışan birkaç aydın…

İnsanlara verdikleri emek, onları daha özgür, daha kültürlü ve daha güçlü bir halka dönüştürme çabaları gerçekten takdire şayan.

Onlara sadece ne yapmaları gerektiğini söylemiyorlar; nasıl yaşayacaklarını, nasıl çalışacaklarını, nasıl daha iyi insanlar olabileceklerini anlatıyorlar. Doğruluğu, düzeni ve disiplini; vicdanlı olmayı, sevmeyi ve hem kendi hem de başkalarının haklarına saygı duymayı öğretiyorlar.

Ve en önemlisi, kendileri örnek oluyorlar.

Çünkü insanlara yalnızca sözle bir şey öğretemezsiniz. İnsanlara ne söylediğiniz kadar, nasıl yaşadığınız da önemlidir.

Snellman, Finlandiya'yı bir uçtan bir uca geziyor; köylüleri, işçileri, yetenekli çocukları ve güçlü karakterleri tanımaya çalışıyordu. Onlarla konuşuyor, okumaları için kitap veriyor, adreslerini alıyor ve mektuplaşıyordu.

Yani bir halkı değiştirmeye önce insanı anlayarak başlamışlardı.

Snellman'ın şu sözü ise bugün bile insanın zihninde yankılanıyor:

“Bir, iki, üç, hatta daha fazla nehirle bütün ülkenin toprakları sulanamaz. En uzak kulübenin bile kendi içme suyu olmalıdır; bir göl, kaynak, nehir veya bir kuyu bile olsa. Halkın ruhsal susuzluğu da böyledir. Her yerde kendi insanları, kendi kaynakları olmalı.”

Ne kadar güçlü bir düşünce…

Bir ülkenin yalnızca toprağını değil, ruhunu da sulamak gerektiğini anlatıyor.

Bu kitabı okuduğumda yalnızca Finlandiya'nın hikâyesini okumadığımı düşündüm. Aslında burada bir toplumun yeniden ayağa kalkma hikâyesini görüyoruz.

Yok olmaya yüz tutmuş bir halkın yıllar sonra büyük başarılara adım atmasını…

Herkesin kendi yaptığı işin kralı olma çabasını…

Ve bir toplumun kendi içindeki gücü keşfetmesini…

İster istemez kendimize soruyoruz:

Bizim aydınlarımız nerede?

Bizi kalkındıracak, kültür abidesi olacak büyüklerimiz nerede?

Herkes kendi benliğinde kaybolup yok mu oldu?

Ülkemizde vicdan sahibi tüccarlar var mı?

Dürüst aşçı, vicdanlı inşaatçı, marangoz, demirci var mı?

Kim kendi işinin hakkını veriyor?

Kim yaptığı işin gerçekten kralı veya kraliçesi olmayı hedefliyor?

Belki de bugün bulunduğumuz noktaya gelmemizin nedenlerinden biri, herkesin kendi işini gerektiği gibi yapmamasıdır.

Bir de Leo Tolstoy'un şu sözleri geliyor insanın aklına:

“Hayattaki düzensizliklerin en büyük nedenlerinden birisi şudur ki, herkes hayatında sadece refaha ulaşmayı arzu eder; fakat bizzat çalışmak sayesinde hayatını daha iyi bir şekilde düzene koyma ihtiyacını duymaz.”

Tolstoy'un sözleri bugün kendimize sormamız gereken başka bir soruyu ortaya koyuyor:

Biz hayattan ne almak istiyoruz ve ona ne veriyoruz?

Çünkü sorgulamamız gereken yalnızca toplumu, yöneticileri, aydınları veya başkalarını değil.

Önce kendimizi ve nefsimizi sorgulamalıyız.

“Ben ne yapabilirim?”

“Yaptığım işi en iyi nasıl yaparım?”

“Bulunduğum yerde kimlere örnek olabilirim?”

Çünkü bir toplum yalnızca birkaç aydının omuzlarında ayağa kalkamaz.

Bir aydın yol gösterebilir.

Ama o yolu yürüyecek insanların da olması gerekir.

Bir öğretmen doğruluğu anlatabilir; bir anne-baba çocuklarına ahlakı öğretebilir. Bir esnaf dürüst olabilir, bir işçi işini hakkıyla yapabilir, bir doktor vicdanını kaybetmeden mesleğini sürdürebilir, bir inşaatçı yaptığı binanın içinde yaşayacak insanları kendi ailesi gibi düşünebilir.

İşte o zaman değişim başlar.

Çünkü herkes kendi işinin kralı ve kraliçesi olmaya çalıştığında, toplum da yavaş yavaş değişir.

Bugün bizim de yenilenmeye, aydınlanmaya ve toparlanmaya ihtiyacımız var.

Değerlerimiz aşınmış, insanların birbirine güveni azalmış, herkes bir başkasından bir şey bekler hâle gelmiş.

Umutlarımız tükenmişken gözlerimiz bizi ayağa kaldıracak aydınları arıyor.

Belki hâlâ bir yerlerde halkının ruhsal susuzluğunu gören, insanına değer veren, önce kendisini değiştirmeye çalışan aydınlar vardır.

Ama belki de onları beklemek yerine kendimize başka bir soru sormalıyız:

Ya aradığımız aydın, önce kendimiz olmamız gerekiyorsa?

Belki de bir halkı ayağa kaldıracak ilk kişi, aynada gördüğümüz insandır.

Kendimizi sorgulamak…

Nefsimizi sorgulamak…

“Ben ne yapabilirim?” diyebilmek…

Ve sonra:

“Yaptığım şeyi en iyi nasıl yaparım ve kimlere örnek olurum?”

diye düşünmek.

Çünkü insan yalnızca kendi nefsi için yaşamamalı.

Bir insanın kendisini düzeltmesi ailesine, ailesinin düzelmesi çevresine, çevrenin düzelmesi topluma dokunur.

Bu yüzden bugün ihtiyacımız olan şey belki de daha fazla konuşmak değil, daha fazla yaşamak.

Daha fazla suçlamak değil, daha fazla sorumluluk almak.

Daha fazla başkasını değiştirmeye çalışmak değil, önce kendimizi değiştirmek.

Çünkü bir halkı yalnızca büyük sözler ayağa kaldırmaz.

İşini hakkıyla yapan insan ayağa kaldırır.

Dürüst ,kendini yetiştiren ,başkasının derdini kendi derdi bilen ,vicdanlı ve sorumluluk sahibi insan ayağa kaldırır.

Ve belki değişim çok büyük bir yerden başlamayacak.

Bir okuldan…

Bir evden…

Bir sınıftan…

Bir iş yerinden…

Ve en önemlisi, bir insanın vicdanından başlayacak.

BİR HALKI KİM AYAĞA KALDIRIR?

İptal

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha fazla gösterilecek yazı bulunamadı!

Tekrar deneyiniz.