BİR DELİ ÖLÜNCE

Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Bir deli öldüğünde yalnızca bir insan ölmez.

Bir şehrin hafızasından bir sayfa, insanlığımızdan bir parça eksilir. Sadece bir deli yitmez; bizden de bir şeyler alır sessizce. İçimizde, derinden hissedilen bir boşluk uyanır.

Hiç düşündünüz mü?

Bir insan neden delirebilir?

Belki unutamadığı için...

Belki başına gelenleri kabullenemediği için...

Belki dünyanın yükü omuzlarına taşıyabileceğinden fazla geldiği için...

Belki anlayanı, dinleyeni olmadığı için...

Kendi hâline, kendi derdine bırakıldığı için...

Biz çoğu zaman aklını yitiren insana “deli” der, sonra da onu hayatımızın dışına iteriz. Oysa bazı deliler vardır ki bizim akıllı geçinenlerden çok daha fazla insanlık taşırlar.

En zararsız, en masum hâlleri bile bir zamanlar onlardan korkmamıza sebep olmuştur. Bir sokak başında görünce yolumuzu değiştirmiş, çocuklarımızı uzak tutmuşuzdur. Oysa belki de onlar bizden korkmuştur.

Çünkü deli, yalnızca deli değildir.

Bazen ürkektir, bazen cesur...

Bazen insanlığın en saf hâlidir.

Bir şehrin hafızasıdır.

Bir mahallenin neşesidir.

Sokakların tanıdığı bir yüz, çocukluğumuzun bir parçasıdır.

Bize selam veren, anlamsız sözleriyle güldüren, bazen de yalnızca varlığıyla vicdanımızı yoklayan biridir.

Bir deli öldüğünde yalnızca bir insan ölmez.

Onunla birlikte çocukluğumuzdan da bir şeyler ölür.

Saflığımız...

Masumiyetimiz...

Merhametimiz...

Yüzümüzdeki samimi gülümsemelerimiz...

Ve belki de en önemlisi, başkasının acısını fark edebilme kabiliyetimiz...

Hepsi usul usul bizi terk eder.

 

Bir deli öldüğünde merhamet biraz daha susar.

Vicdan sessizleşir.

İyilik sokaklardan çekilir.

Hoşgörü susar.

Edep yerini şaşırır.

Tevazu, hoyratlığın karşısında boynunu büker.

Düşküne el vermek, yalnızca güzel bir söz olarak kalır.

“Düşene bir de sen vur.” anlayışı ise sessizce çoğalır.

Ve insan, yavaş yavaş kendi kalbine yabancılaşır.

Sadece deli değildir derdimiz.

Bir meczup...

Bir cinnetin eşiğinde duran...

Bir intiharın kıyısına sürüklenmiş...

Hayatla bağını koparmaya yüz tutmuş bir insan...

Belki mesele onun ne kadar “deli” olduğu değil, bizim onu ne kadar yalnız bıraktığımızdır.

Çünkü insan bir anda kaybolmaz.

Önce çevresinden uzaklaşır.

Sonra kendinden...

Sonra hayattan...

Ve en sonunda kimsenin duymadığı bir sessizliğin içine çekilir.

Belki insanı dünyadan koparan yalnızca cinnet değildir.

Bazen anlaşılmamak...

Bazen kimsesizlik...

Bazen de uzatılmayan bir eldir.

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'ye atfedilen şu söz bu yüzden insanın içine dokunur:

“Onun mahallesinde hiç mi Müslüman yoktu?”

Asıl mesele belki de tam burada.

Bir insan neden yalnız kalır?

Neden kimse onun acısını görmez?

Neden bir insan hayatından vazgeçene kadar çevresindekiler onu fark etmeden yaşamaya devam eder?

 

İranlı yazar Muhammed Hicazî'nin İntihar adlı kısa bir öyküsü vardır.

Bir adam intihar etmeye karar verir ve dostundan silahını ister. Dostu bir şartla vereceğini söyler: İki gün boyunca erken kalkacak, güneşin doğuşunu seyredecek, işini gönülden yapacak, ailesiyle oturup gülecek ve onların mutluluğuna ortak olacaktır.

Adam kabul eder.

İki gün sonra dostu silahını kuşanıp gelir. Fakat artık silaha gerek yoktur.

Adam intihardan vazgeçmiştir.

Bazen bir insanı hayata bağlamak için büyük nutuklara gerek yoktur.

Birlikte seyredilen bir güneş...

Sıcak bir çorba...

Uzanan bir el...

Bir çift ayakkabı...

Bir ceket...

İçten bir gülümseme...

Sıcak bir sarılma...

Bizim küçümsediğimiz o küçük iyilikler, bir başkasının hayata tutunduğu son dal olabilir.

 

Sonra İlhami Çiçek'i düşünüyorum.

Edebiyat dergisinin zor zamanlarında eşinin bileziklerini bozdurmuş, elde edilen paranın yarısını dergi için kullanmış.

Nuri Pakdil'in, İlhami Çiçek'in cenazesinde söylediği şu cümle ne kadar ağırdır:

“Bir şiir sandığını toprağa teslim ettik.”

Bir şiir sandığı...

İçinde şiirler, acılar, düşler ve yarım kalmış bir hayat...

İlhami Çiçek'in şu dizesi de insanın zihninde yankılanır:

“Sen ey atını kaybeden oyuncu!”

Gidenler gitti.

Güzel atlar da kalmadı.

Öyleyse kalanlar, sağlam delillere dayanarak yaşasınlar.

Belki de hiçbiri deliliği seçmemişti.

Belki yaşadıkları karşısında ellerinde kalan tek çıkış yolu buydu.

Biz onlara “deli” dedik.

Onlar ise bize farkında olmadan insanlığımızı hatırlattılar.

Çünkü delirmek bazen düzene başkaldırmaktır.

Bazen acıya...

Bazen yalnızlığa...

Bazen unutulmaya...

Şimdi kendimize soralım:

Kim onların acısını gördü?

Kim bir sıcak çorba uzattı?

Kim bir çift ayakkabı verdi?

Kim yanına oturup onu gerçekten dinledi?

Kim, herkesin görmezden geldiği bir insanı gerçekten gördü?

Belki onların bize verdiği sıcak gülümseme, paslanmaya yüz tutmuş vicdanlarımızın ihtiyacıydı.

Belki biz onları iyileştiremedik.

Ama onlar bizi insanlığımıza döndürmeye çalıştılar.

Bir deli, bir meczup...

Bazen bir şehrin yaşayan efsanesidir.

Bazen mahallenin neşesi...

Bazen ibreti...

Bazen de en büyük insanlık dersidir.

Bu yüzden bir deli öldüğünde şehir sessizleşir.

Bir sokak eksilir.

Bir çocukluk hatırası kaybolur.

Bir gülümseme daha silinir.

Ve farkında olmadan hepimizden biraz insanlık eksilir.

Belki de asıl mesele şudur:

Bizi içten içe bezdiren, yoran, tüketen; sonra da bütün bunlara dayanamadığımızda bize dönüp “Delirmişsin!” diyen şu acımasız hayata ne diyeceğiz?

Aklımızı başımızda tutamayacağımız kadar yük yükleyenlere...

İçimizi sessizce çürütenlere...

Bizi kendimizden uzaklaştıranlara...

Sonra da düştüğümüzde, “Sen delirmişsin.” diyenlere...

Belki bir gün insanın söyleyeceği tek şey kalır:

“Bu hayatı size bırakıyorum. Ben delirmeye gidiyorum.”

Belki de bazıları delirmedi.

Sadece bu dünyanın aklıyla yaşamayı reddetti.

BİR DELİ ÖLÜNCE

İptal

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha fazla gösterilecek yazı bulunamadı!

Tekrar deneyiniz.