KENDİ HAYATIMIZIN NERESİNDEYİZ?

Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

İnsan, hayatı boyunca kendisini tanımaya çalışırken bir yandan da çevresinin kendisi için çizdiği sınırlar içerisinde yaşamayı öğrenir. Çocuklukta aileden, okuldan ve yakın çevreden başlayan bu öğrenme süreci, yetişkinlikte toplumsal normlar, kültürel değerler, mesleki roller ve ilişkiler aracılığıyla devam eder. Zaman içerisinde “Ben kimim?” sorusunun yerini, farkında olmadan “Benden nasıl biri olmam bekleniyor?” sorusu alır. 

Bu değişim çoğu zaman sessizce gerçekleşir. İnsan kendi seçimlerini yaptığını düşünürken, seçimlerinin ne kadarının gerçekten kendisine ait olduğunu sorgulamayabilir. Hangi mesleği seçtiğimizden nasıl bir ilişki yaşayacağımıza, nasıl giyineceğimizden nasıl bir hayat sürmemiz gerektiğine kadar pek çok konuda çevremizden gelen mesajlar kararlarımızı etkiler. Buradaki temel prıblem başkalarından etkilenmek değil, kişinin kendi tercihleri ile dışarıdan gelen beklentiler arasındaki ayrımı giderek kaybetmesidir.

Carl Rogers’ın kişilik kuramında bu konu  uyum kavramı üzerinden ele alınır. Rogers’a göre bireyin deneyimleri ile benlik algısı arasında uyum olduğunda kişi daha bütünlüklü bir psikolojik işleyiş sergiler  ancak kişinin gerçek yaşantıları ile olması gerektiğine inandığı kişi arasındaki mesafe büyüdükçe çatışma başlar ve psikolojik sorunları beraberinde getirir.  Başka bir ifadeyle insan yalnızca yaşadığı olaylardan değil, yaşadıklarının kendi benliğiyle ne kadar örtüştüğünden de etkilenir.

Mutlu olmam gerekiyor düşüncesi içinde mutsuz olmak, güçlü durmalıyım düşüncesiyle kırgınlığını ifade edememek ya da iyi bir evlat olmalıyım düşüncesiyle kendi ihtiyaçlarını sürekli ertelemek bu uyumsuzluğun gündelik yaşamdaki yansımalarıdır. 

Üstelik kişi, zaman içerisinde bu davranışları yalnızca başkaları istediği için değil, kendisi de böyle olması gerektiğine inandığı için sürdürmeye başlayabilir. Psikolojik açıdan kritik nokta tam da burasıdır. Dışarıdan gelen beklenti içselleştirildiğinde, insan artık kendisine baskı yapan kişinin kim olduğunu ayırt edemeyebilir. Başkasının sesi, kişinin kendi iç sesi gibi duyulmaya başlar. Bu nedenle bazen hayatımızdaki en güçlü baskılar dışarıdan değil, içeriden gelir.

Erich Fromm, modern insanın özgürleşme sürecinin paradoksuna dikkat çeker. İnsan geleneksel bağlardan ve otoritelerden uzaklaştıkça daha fazla özgürlük kazanırken, aynı zamanda yalnızlık ve belirsizlikle karşı karşıya kalabilir. Bu nedenle kişi özgürlüğün getirdiği sorumluluktan kaçmak için yeniden dışsal otoritelere, toplumsal beklentilere veya kalıplaşmış rollere sığınabilir. 

Bu durum günlük hayatta oldukça tanıdıktır. Ailem böyle istiyor, insanlar ne der, bu yaştan sonra yapılmaz, herkes böyle yaşıyor gibi ifadeler çoğu zaman yalnızca sosyal baskıyı değil, kişinin kendi kararlarının sorumluluğunu başkasına bırakma ihtiyacını da gösterebilir.

Özellikle yakın ilişkilerde bu durum daha belirgin hâle gelir. İlişkiyi korumak adına sürekli kendi ihtiyaçlarından vazgeçen, çatışmadan kaçınmak için düşüncelerini ifade etmekten kaçınan ya da sevilmek için kendisini sürekli karşı tarafın beklentilerine göre şekillendiren kişi, zamanla ilişkinin içinde kendisine ait olan alanı daraltır. Oysa sağlıklı bir ilişki, bireyin kendisini kaybetmesi üzerine kurulmaz. 

Carl Rogers’ın yaklaşımında kabul görme ihtiyacı ile kişinin gerçek deneyimleri arasındaki ilişki önemli bir yer tutar. Birey, sevgi ve kabulün belirli koşullara bağlandığını deneyimlediğinde, kendi yaşantılarını bu koşullara göre değerlendirmeye başlayabilir. Çocukluk döneminde, böyle davranırsam sevilirim, böyle davranmazsam kabul edilmem gibi öğrenmeler yetişkinlik döneminde de  devam edebilir.

Dolayısıyla bazı insanlar yalnızca başkalarını memnun etmek için değil, kabul edilmeye değer olduklarını hissetmek için kendilerinden vazgeçebilirler.

Burada “özgünlük” kavramı önem kazanır. Özgün olmak, kişinin çevresinden bağımsız ve hiçbir toplumsal baskıdan etkilenmeyen bir birey olması anlamına gelmez. İnsan sosyal bir varlıktır ve kimliğini ilişkileri içerisinde geliştirir. Özgünlük daha çok kişinin kendi değerleri, duyguları ve tercihleriyle kurduğu ilişkinin farkında olması ve bunları başkalarının beklentileriyle karıştırmadan değerlendirebilmesiyle ilgilidir.  Özgünlük kişinin kendi seçimlerinin sorumluluğunu üstlenebilmesidir.

Modern yaşam ise bu süreci daha karmaşık hâle getirir. Sosyal medya, insanlara yalnızca başkalarının hayatlarını gösteren bir alan sunmaz, aynı zamanda nasıl bir hayatın “başarılı”, “çekici”, “mutlu” veya “yeterli” kabul edildiğine ilişkin sürekli mesajlar üretir. Festinger’ın sosyal karşılaştırma kuramında ifade edildiği gibi bireyler kendilerini değerlendirmek için başkalarıyla karşılaştırma eğilimindedir. Ancak günümüzde bu karşılaştırmanın ölçeği geçmişe göre oldukça genişlemiştir. Kişi kendi hayatını yaşarken aynı anda yüzlerce farklı hayatın seçilmiş görüntülerine maruz kalır.  Böyle bir ortamda kişinin kendi ölçütlerini oluşturması giderek daha önemli hâle gelir. 

Abraham Maslow’un kendini gerçekleştirme yaklaşımı da bu noktada anlamlıdır. Maslow’a göre kendini gerçekleştirme, bireyin sahip olduğu potansiyeli ortaya koyması ve kendi doğasıyla daha uyumlu bir yaşam sürdürebilmesiyle ilişkilidir. Bu nedenle kendini gerçekleştirme yalnızca kariyer başarısı, yüksek statü veya kişisel hedeflere ulaşmak değildir. Kişinin neyi neden yaptığını anlayabilmesi ve yaşamını kendi değerleri doğrultusunda anlamlandırabilmesidir.

Bununla birlikte, kişinin kendisi olması her zaman kolay değildir. Çünkü gerçek bir tercih bazen bir başkasının beklentisini karşılamamayı gerektirebilir. Hayır diyebilmek, sınır koymak, farklı düşünmek veya kendi ihtiyacını ifade etmek ilişkilerde kısa süreli bir gerilim yaratabilir. Bu nedenle kendilik duygusunu korumak zaman zaman cesaret ister.

Ancak burada sınır koymak ile bencillik arasındaki ayrımı da yapmak gerekir. Kendi ihtiyacını ifade etmek karşı tarafın ihtiyacını yok saymak anlamına gelmez. Sağlıklı bir sınır, senin ihtiyaçların kadar benim ihtiyaçlarım da önemli, diyebilmektir.

Belki de  kendimizi tanımaya ilişkin en önemli göstergelerden biri, başkalarının onayını kaybetme ihtimaline rağmen kendi değerlerimiz doğrultusunda karar verebilme kapasitemizdir. Çünkü sürekli onay arayan bir yaşamda kararların ölçütü kişinin kendisi olmaktan çıkar ve çevrenin tepkisi hâline gelir.

Kendimiz olmak, geçmişte bize öğretilen her şeyi reddetmek değildir. Ailemizden, kültürümüzden ve toplumdan öğrendiğimiz değerlerin hangilerini gerçekten benimsediğimizi, hangilerini ise yalnızca sorgulamadan sürdürdüğümüzü ayırt edebilmektir. 

Kendi hayatımızda ne kadar kendimiz olduğumuzu anlamak için hayatımızı baştan sona değiştirmemiz gerekmez. Bazen değişim, küçük bir farkındalıkla başlar. Bir isteğimizi ilk kez açıkça ifade etmek, istemediğimiz bir şeye hayır diyebilmek, bir kararın arkasındaki gerçek motivasyonu sorgulamak ya da uzun zamandır ertelediğimiz bir ihtiyacımızı ciddiye almak…

İnsan kendi hayatının öznesi olmayı bir anda öğrenmez. Bu, sürekli devam eden bir farkındalık ve yeniden değerlendirme sürecidir. Çünkü hayat değiştikçe biz de değişiriz. Dün bize ait olan bir karar bugün artık bizi temsil etmeyebilir. Kendimize sadakat, geçmişte verdiğimiz bütün kararları savunmaktan ziyade bugün kendimize karşı dürüst olabilmektir.

Kendinize nasıl davranmayı unutmayın! 

KENDİ HAYATIMIZIN NERESİNDEYİZ?

İptal

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha fazla gösterilecek yazı bulunamadı!

Tekrar deneyiniz.