TUTKUNUN HALLERİ

Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

İnsan en çok seçtikleriyle ifşa olur.

Bir insanı tanımak istiyorsanız ona ne istediğini sormakla başlamay ın. Neyi seçtiğine bakın.

Çünkü insan var olduğu sürece tutkularının halleriyle hallenir. Tutkunun sen hali, ben hali, o hali... Hallerle çevrilir insanın dört bir yanı,tutkuna benzersin zamanla...

Peki siz tutkunun hangi halindesiniz.

Gerçi insan bu hallerin hepsinden zaman zaman geçiyor. Kimi zaman bir şeye tutkuyla bağlanıyor, kimi zaman her şeyi istiyor, kimi zaman hiçbir şey istemiyor. Ama asıl mesele, bütün bu hallerin içinde insanın neyi fark ettiği ve neyi tercih ettiğidir.neye meylettiğidir mesele...

Çünkü tercih, insanın varoluşuna dair en sessiz ama en açık cümledir.

“Muhammed’in dağa gitmesi gibi aşka gittim.”

Balzac’ın bu cümlesi, tutkunun ne olduğunu anlatmak için yeterince güçlü.

Tutku sadıktır.

İnsan en çok da tutkusuna sadıktır.

Tutku öyle sarıp sarmalar ki insanı, insan tutkusu duyduğu şeye yüksek bir sadakat gösterir. Sadık bir tutku ise muazzam bir aidiyettir.

Ruh, biricik tutkusunu keşfettiği anda bütün ruhuyla aidiyetini kurar. Ve bir tamamlama hissi yaşar.

Belki de insanın yaşam boyunca aradığı en büyük hazlardan biri budur: Tamamlanmak,tamam olmak tam olmak.

Ruh kalben, zihnen ve bedenen tek bir tutkuyla bütünleştiğinde, başka tehditkâr tutkuların esiri olmaktan da kurtulmaya başlar. Çünkü insan ne istediğini gerçekten bulduğunda, istemediği şeylere karşı da mesafe kazanır.

Belki ruhun gerçek manasına ulaşması biraz da budur.

Tutkunun tinsel yüzü

Tanrı ve dünyevi sevgi arasında kalan insan kendini yavaş yavaş tüketir.

Aynı anda ikisini birden tutkuyla sevmek mümkün müdür?

Tanrı, aşk ve ölüm...

Sonsuzluk, haz ve karanlık bilgisi...

Bütün bu kavramların ardında insan ruhunun o bitmeyen arayışı vardır.

Ben tutkuyu en çok dine yakıştırıyorum.

Çünkü dini arayışların başlangıcında da çoğu zaman bir tutku vardır. İnsan yalnızca inanmak istemez; anlamak, ulaşmak, tamamlanmak ister.

Fakat tutkunun yanında arzuyla da yüzleşmek gerekir.

Ahlakçılık kaba bir yontma taşına benzer. Ahlakçı arzudan korkandır. Arzunun ifşa olmasından korkar hep.

Ahlaklı ile ahlakçı arasındaki fark belki de tam burada başlar.

Ahlaklı, arzusunu tanır. Neyi istediğini bilir. Arzusunu tanıdığı için gerektiğinde onu yönetebilir, bastırabilir.

Ahlakçı ise çoğu zaman önce arzuyu inkâr eder.

Tutkunun bir de karanlık yüzü vardır.

Karanlığın değil, ışıksızlığın rengi...

Işıktan çok uzakta savrulmak.

Bazı tutkular vardır; insana uçurum etkisi yapar. İnsan uçurumun kenarında dans eder. Önce kendisini güçlü hisseder. Sonra yavaş yavaş düşer.

Ve paramparça olur.

Heves başka, tutku başka

Alaka duyduğumuz şeyler de bizden sadakat ister. Aşkta olduğu gibi.

Fakat bugün insanın en büyük problemlerinden biri belki de çok fazla şeye alaka duymasıdır.

Her alanda alaka kuranların kafaları hep karışır.

Ne istediğini bilemez insan.

Oysa tutku ne kadar erken keşfedilirse o kadar iyidir.

Geç kalmış tutkular insanı hep yormuştur.

İşte burada okumanın büyük bir payı vardır. İnsan okudukça kendisini tanır. Kendi varoluş yolunu bulur, keşfeder. Başkasının hayatını değil, kendi hayatının anlamını aramaya başlar.

Tutku ne denli otantikse, yol da o denli belirginleşir.

Eskiden “Bir şey yap, popüler ol.” anlayışı vardı.

Şimdi ise “Popüler ol, bir şey yap.” anlayışı hâkim.

Her şeyi isteyip bir şey olamamak...

Kelebek ömürlü bir popülerlik.

Biraz şarkıcı, biraz influencer, biraz YouTuber, biraz herkes...

Her şey olmayı isteyip bir şey olamamak.

Belki de çağımızın en büyük iştahlarından biri budur.

Tutku mu, iştah mı?

Tutkulu ruhların çoğunda, hayattaki inancın tükendiği anlar vardır.

Albert Camus’nün sözleri, tutkulu ruhlardaki o sonsuz taşkınlığa işaret eder.

Nadiren ağlayan tutkulu ruhlar için ağlamak, kupkuru toprağa düşen bahar yağmuruna benzer.

O yağmurdan sonra ruh ya filizlenir ya da çürür.

Dostoyevski’nin dünyasında da Tanrı’ya giden yolun başlangıcında tutku vardır.

Tanrı’ya ve şeytana giden yolun aynı oluşu...

İşte tutku kavşağı tam da buradadır.

Ermişlerin, sapkınların ve bütün büyük sanatçıların kesiştiği o noktada.

Çünkü herkes ister.

Ama herkes aynı şekilde istemez.

Her şeyi isteyen vardır.

Çok şeyi isteyen...

Az şeyi isteyen...

Hiçbir şey istemeyen...

İstemeyi isteyen...

Ve tek bir şeyi tutkuyla isteyen...

Çünkü isteme biçimi ruhu ifşa eder.

Her şeyi istemek iştahtır.

İştah varsa tutku yoktur.

Hırs, başarı iştahıdır.

İhtiras, güç iştahı.

Kibir, eşsizlik iştahı.

Şehvet, elde etme iştahı.

Şöhret, ün iştahı.

İntikam, had bildirme iştahı.

Adları değişir, biçimleri değişir ama iştah hep aynı iştahtır.

Tutku ise başka bir şeydir.

Tutku insanı çoğaltmaz.

Toplar.

Beğeni, alaka, sevgi, tutku

Bütün alakalarımıza binlerce isim bulamıyoruz. Hepsine sevgi deyip geçiyoruz.

Oysa Peyami Safa’nın işaret ettiği ayrım burada önem kazanıyor:

Beğeni gözün ölçüsü, sevgi kalbin ölçüsü, alaka zihnin ölçüsü, tesir ise ruhun ölçüsüdür.

Dört dörtlük bağlar, bunların harmonisinde ortaya çıkar.

Mevlana’nın dediği gibi:

“Bir aşkı ancak başka bir aşk söndürebilir.”

Belki de mesele aşkı söndürmek değildir.

Mesele, daha büyük bir ateş yakmaktır.

Hakiki tutku

Evet...

Gelelim hakiki tutkuya.

Ali Şeriati’nin “Onu görmemiş olsaydım ne yoksul bir ruhum, ne vasat bir kafam ve ne sönük bir bakışım olacaktı.” sözünde olduğu gibi bazı tutkular bir silsileyi takip eder.

Bulaşıcıdır.

Ve kendinden başka herkesi, kendinden gayrı her şeyi silikleştirir.

Öyle değil midir?

Hiçbir şey yapmak istememek, tek bir şeyi yapmak istemek yüzünden...

Hiç kimseyle konuşmak istememek, tek bir kişiyle konuşmayı çok istemek yüzünden...

Her şeye mesafeli olmak, tek bir kişiye yakın olmak istemek yüzünden...

Hakiki tutkunun muhatabını ifşa eden bir ölçüsü vardır.

Ruhun peşinden koştuğu şeyler kadar, onu ifşa eden başka hiçbir şey yoktur.

Mevlana’nın o büyük cümlesi burada yeniden karşımıza çıkar:

“Neye talipsen sen o’sun.”

Neyi seçiyorsan osun.

İnsan en çok seçtiği şeye aittir.

Şartlar, zorluklar, engeller, mukayeseler, seçenekler, kararsızlıklar...

Hepsi bir yana.

Birini tanımanın en kısa yolu, seçtiklerine bakmaktır.

Hele bir de seçmek zorunda kaldıklarına...

Çünkü insanın gerçek tercihi, seçeneklerin çoğaldığı yerde değil, seçeneklerin azaldığı yerde ortaya çıkar.

İşte hakiki tutku burada başlar.

Bir insanın bir şeye ayırdığı zamana bakın.

Dikkatine bakın.

Özenine bakın.

En küçük ayrıntısına bile, dünyanın en mühim işini yapıyormuşçasına gösterdiği o ince dikkate bakın.

Bundan daha büyük bir aşk alameti var mıdır?

Şükrü Erbaş’ın dediği gibi:

“Seni hiçbir dünya telaşına değişmedim ben.”

Belki de hakiki tutku tam olarak budur.

Dünyanın bütün telaşları arasında bir şeyi, bir kişiyi, bir hakikati, bir davayı, bir aşkı diğerlerinden ayırabilmek...

Ve ona sadık kalabilmek.

Çünkü sonunda insanı anlatan sahip oldukları değil, uğruna vazgeçebildikleri olacaktır.

İnsan neyi seçiyorsa odur.

Neye talipse odur.

Neye sadıksa odur.

Ve belki bütün bir ömür boyunca sorduğumuz o büyük soru aslında çok basittir:

“Ben neyi tutkuyla istiyorum?”

Cevabı bulduğumuz gün, kendimizi de bulmuş olacağız.

Ve belki o gün, dünyanın bütün sesleri sustuğunda, insan kendi içinden yalnızca bir cümleyi duyacak:

“Ey güzel tutku, sadığım ben sana. Yalnız sana.”

TUTKUNUN HALLERİ

İptal

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha fazla gösterilecek yazı bulunamadı!

Tekrar deneyiniz.