Zaman artık eskisi gibi akmıyor; fırlıyor. Hızlı olmayan hiçbir şey bizi eskisi kadar tutmuyor elimizde. Bir reels'in hızına alıştık — kaydır, geç, unut. Uzun uzun bir şeye bakmak, oturup düşünmek, beklemek... bunların hepsi bir tuhaf ağırlık gibi geliyor artık. Hızla giden bir arabadan yol kenarındaki hiçbir şeyi göremezsiniz. Etrafımızda hâlâ keşfedilmeyi bekleyen o kadar çok şey var ki. Ama biz geçip gidiyoruz. Ve muhtemelen bu hız yüzünden ömrümüzü, içindeki en güzel ayrıntılardan mahrum kalarak tüketiyoruz. Kimseye gerçekten dokunmadan. Sevdiklerimizin sessizce taşıdığı yüklerden çoğu zaman haberimiz bile olmuyor.
Herkes bir şeyden mahrum — sadece bunu kimse söylemiyor. Mahrum: bir şeyden yararlanamayan, bir şeyden yoksun olan; bir şey kendisine ulaşmayan ya da elinden alınmış olan. Teknolojinin hayatı kolaylaştırdığına kimsenin itirazı yok herhalde. Zaman kazandırıyor, mesafelerikısaltıyor, ulaşamayacağımız şeyleri iki dokunuşla önümüze getiriyor. Ama bize verdiği kadar aldığını da unutmamak gerek — ve aldığı şey çoğu zaman büyük, göz önünde bir şey değil. Küçük. Bir dostla saatlerce konuşmanın huzuru. Bir manzaraya dalıp gitmenin dinginliği. Birinin gözlerine bakarak onu gerçekten dinlemek. Sessizce oturup düşünmek. Bir kitabın içinde kaybolmak. Bir çiçeğin açmasını beklemek. Ruhumuza iyi gelen çoğu şey, işte tam bu yavaş anların içinde saklı duruyor sanki. Biz hızlandıkça hayat kolaylaşıyor olabilir.
Ama hayatın kendisini kaçırıyor olabilir miyiz de? Belki asıl mahrumiyet, sahip olamadıklarımızdan çok, sahip olduklarımızın farkına varamadan yaşamaktır. Dertlerini, gönül yorgunluğunu, kaygılarını ve geçmişini hüzünlü yüreğine takmış, gölgelerin arasında yürüyordu Mahrum. Birden durdu. Gözü kendi gölgesine takılmıştı. Sırtına yüklediği onca şeyi hayretle izledi: acılarını, kederlerini, kaygılarını, zahmetlerini, başarılarını, ve en çok da henüz yitirmediği umutlarını.Mahrumdu o. Çünkü insan bunca yükü yüreğinde taşırken kendinden bile mahrum kalabilirdi. Mahzun olan bazen yalnızca neşesinden değil, kendisine uzanan bir elden, duyacağı bir selamdan, kurulacak küçük bir bağdan da mahrumdu. Etrafına baktı. Gölgelere baktı; hepsi onun gibi harap ve bitaptı. Sonra ilk kez yüklerinden kaçmak yerine onları sahiplendi. Başını kaldırdı, yürümeye devam etti. Bunca yükü taşımak hem ona hem gölgelere ağır geliyordu. Mahrum, yükünü nasıl hafifleteceğini düşündü. İnsan sırtına ve yüreğine yüklediklerinden nasıl kurtulabilirdi? Acılarını, kaygılarını, geçmişini nereye bırakabilirdi? Bir süre düşündü. Belki insanın bütün yüklerinden bir anda kurtulması mümkün değildi ama onları hafifletmenin bir yolu vardı.
Mahrum, o yolu aramaya koyuldu. Ararken fark etti ki insan yalnız kendi yükünü değil, içinde yaşadığı toplumun yükünü de taşıyordu. İbn Haldun'a göre toplumları bir arada tutan en önemli şeylerden biri asabiyetti — insanları birbirine bağlayan, dayanışmayı ve ortak bir irade etrafında birleşmeyi sağlayan o kuvvet. İnsan, tek başına ne kadar güçlü olursa olsun, başkalarıyla kurduğu bağlar olmadan bir toplum kuramazdı.Peki bu büyük kuvvet, gündelik hayatın en küçük davranışında nasıl görünürdü? Cevap, çoğu zaman farkında olmadan birbirimize verdiğimiz küçücük bir kelimede saklıydı belki: selam. Mahrum bir süre sessizce yürüdü. Sonra derin bir nefes aldı ve kendi kendine, “Hayat akmıyor, beni boğuyor,” dedi. Zaman ilerliyor, insanlar konuşuyor, şehir yaşıyordu; ama onun içinde hiçbir şey kıpırdamıyordu. Taşıdığı yükler yalnızca sırtını değil nefesini de ağırlaştırmıştı. İnsanı boğan, belki de taşıdığı yükün ağırlığından çok, o yükü paylaşacak kimsenin olmayışıydı.
Bunca dert, keder ve bu hıza karşı durmanın yolu, sandığımızdan çok daha basit olabilir. Sahici bir gülümseme, içten bir selam, gerçekten sorulan bir “nasılsın” — bunları kendimizden ve etrafımızdaki insanlardan esirgememeliyiz. Her selam, her gülümseyiş aslında küçük bir kucaklaşma, küçük bir dayanışma, sevgiyle örülmüş bir köprüdür. Ama biz bu köprüleri ne kadar kuruyoruz? Pew Research Center'ın 25 ülkeyi kapsayan bir araştırmasına göre, insanların birbirine duyduğugüven açısından Türkiye listenin en altında yer alıyor. İsveç'te insanların yüzde 83'ü çevresindekilere güvenebileceğini söylerken, Türkiye'de bu oran yüzde 14'te kalıyor. Rakamlar acı; ama belki de tesadüf değil. Tanımadığımız, selam vermediğimiz, gözünün içine bakmadığımız insanlarla aramıza örülen duvarların bir sonucu bu. Bunu düzeltmek büyük bir reform değil, küçük bir alışkanlık meselesi olabilir. Karşılaştığımız birine gülümsemek, tanımadığımız birine selam vermek, bir “nasılsın”ı gerçekten sorup cevabını dinlemek... Mahrum'un aradığı yol da belki buydu: yükünü hafifletecek şey, bir başkasının ona uzattığı elin sıcaklığıydı.