GÖKYÜZÜNDEN KENDİ İÇİNE

Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

İnsanı ve hayatını kıymetli kılan şeylerden biri, yaşadığı zaman içerisinde karşılaştığı zorluklar ve bu zorluklar karşısında verdiği mücadeledir. İnsan çoğu zaman emek verdiği, zahmetini çektiği ve uğruna mücadele ettiği şeylerin kıymetini daha iyi bilir. Çünkü bir şeyin değerini belirleyen yalnızca ona sahip olmak değil, ona ulaşırken ödenen bedel ve çekilen zahmettir.

Nitekim insan dünyaya gönderildiği andan itibaren hayatı bir mücadele içerisinde geçer. Çalışır, yorulur, çeşitli güçlüklerle karşılaşır ve bu güçlüklerin içerisinden birtakım kazanımlar elde eder. Bu kazanımlar yalnızca maddi şeylerden ibaret değildir. İnsan verdiği emek sayesinde hem hayatına birtakım imkânlar katar hem de sahip olduklarının kıymetini öğrenir.

Çünkü insan, mücadele etmeden elde ettiği şeylerin değerini her zaman aynı şekilde bilemeyebilir. Zahmetini çekmediği, bedel ödemediği ve uğrunda sabretmediği şey zamanla onun nazarında sıradanlaşabilir. Oysa emek verilerek elde edilen her şeyin içerisinde insanın kendi mücadelesinden bir parça vardır. Bu nedenle insan, zahmetini çektiği nimetlerin kıymetini daha fazla bilir. Hatta bazen insanın taşıdığı şey, sahip olduğu nimetin kendisinden ziyade, o nimete ulaşabilmek için verdiği mücadelenin hatırasıdır.

Bu meseleye çoğu zaman maddi açıdan bakılır. Oysa insanın maddi mücadelelerinin yanında, daha derin ve daha çetin bir mücadele alanı daha vardır: ruhu ve zihni.

İnsanın düşünsel ve ruhsal olarak verdiği mücadele, en az maddi mücadele kadar kıymetlidir. Bir hakikati anlamaya çalışmak, bir sorunun cevabını aramak, insanın kendisini sorgulaması, kendi iç dünyasına dönmesi ve gördüklerinin ötesindeki anlamı araması da büyük bir emek ister.

Belki de insanın hayatı boyunca karşılaştığı en çetin mücadele, dış dünyayla olan mücadelesinden ziyade kendi zihninde ve ruhunda verdiği mücadeledir. Çünkü insanın varoluşuna ilişkin soruların, yaşadığı anlam arayışının ve içerisinde taşıdığı sancının asıl karşılığı zihinsel düşüncede ortaya çıkar.

İnsan zaman zaman bu sancıyı tek başına taşıyamaz. Kendi zihninde cevap aradığı soruların benzerlerini taşıyan başka insanlara yönelir. Kendi gibi düşünen, kendi gibi sorgulayan ve aynı varoluşsal sancıyı yaşayan insanlarla bir araya gelir. Böylece yalnızca cevap aramaz; aynı zamanda yaşadığı sorgulamayı paylaşır.

İnsanlık tarihi boyunca farklı topluluklar ve düşünce ekolleri, bu varoluşsal sancıya farklı cevaplar vermiştir. Fakat belki de burada asıl mesele, varoluşsal soruların tamamını çözmekten ziyade insanın ruhunda bir tatmin ve huzur meydana getirebilmektir.

İslam düşüncesinde bunun önemli yollarından biri tefekkürdür.

Tefekkür, yalnızca görünen şeylere bakmak değildir. Görünenin arkasındaki anlamı aramak, varlık üzerinde düşünmek, insanın kendi varlığına yönelmesi ve gördüklerinden hareketle görünmeyene ulaşmaya çalışmasıdır. Bu yönüyle tefekkür, insanın dış dünyadan iç dünyasına doğru yaptığı bir yolculuktur.

Tasavvuf geleneğinde ise bu içsel mücadelenin farklı biçimlerde yaşandığını görürüz. Dervişin kendisini dünyadan belirli ölçüde soyutlayarak nefsini, ruhunu ve varlığını sorguladığı mekânlardan biri çilehanedir. Çile, yalnızca dünyadan uzaklaşmak değildir. Aynı zamanda insanın kendisiyle yüzleşmesi, kendi nefsine dönmesi ve görünenden görünmeyene doğru bir anlam arayışına girmesidir.

Bu bakımdan çilehane, insanın dünyadan kaçtığı değil, dünyayı ve kendisini başka bir gözle anlamaya çalıştığı bir mekân olarak düşünülebilir. İnsan orada yalnızca dışarıdaki sessizliği değil, kendi içindeki sesi de dinlemeye çalışır.

Bu düşüncenin Şanlıurfa'da kendine özgü bir karşılığı olduğunu görmek mümkündür.

Şanlıurfa, kadim geçmişi, kendine has yaşam biçimi ve farklı gelenekleri aynı bünyede taşımasıyla birçok konuda olduğu gibi tefekkür ve ruhsal arayış konusunda da kendine özgü bir kültür ortaya koymuştur. Farklı ekollerin ve geleneklerin ayrı ayrı gerçekleştirdiği bazı pratikler, burada aynı kültürel atmosfer içerisinde bir araya gelebilmektedir.

Buradaki önemli noktalardan biri ise insanın kendisini bütünüyle dünyadan soyutlamadan ruhsal bir arayış içerisinde bulunabilmesidir. Günün başlangıcından gecenin sonuna kadar hayatın içerisinde olan insan, bir yandan günlük hayatın gerektirdiği mücadeleyi sürdürürken diğer yandan zikir ve tefekkür yoluyla kendi iç dünyasına yönelir.

Yani insan dünyadan kaçmadan, dünyanın içerisinde kendisini aramaya devam eder.

Belki de burada tefekkürün en dikkat çekici tarafı ortaya çıkar: İnsan, hakikati yalnızca dünyadan uzaklaşarak değil, dünyanın içerisinde yaşayarak da arayabilir.

İnsan mahrumdur.

Mahrum olan insan, başını kaldırıp gökyüzüne bakar. Âlemlere bakar, yıldızlara bakar, sonsuzluğa bakar. Gördüğü şeyler karşısında hayrete düşer ve gördüklerinin ardındaki anlamı düşünmeye başlar. Fakat bir müddet sonra fark eder ki gökyüzüne yalnızca kendisi bakmıyordur. Herkes aynı gökyüzüne bakmaktadır.

O hâlde mesele yalnızca gökyüzüne bakmak değildir.

Mahrum olan insan, baktığı şeyde aradığı cevabı bulamayınca bakışını gökyüzünden kendi içine çevirir. Çünkü insanın mahrumiyeti yalnızca sahip olamadıklarında değildir. Asıl mahrumiyet, anlamını henüz bulamamış olmaktır.

İşte Âdem'in hikâyesi biraz da böyle bir arayışın hikâyesidir. İnsan, dünyaya geldiği andan itibaren eksik olduğunu hisseder; tamamlanmak, anlamak ve ait olduğu hakikati bulmak ister. Dışarıya bakar, cevap arar; gökyüzüne bakar, âlemleri düşünür. Fakat sonunda anlar ki aradığı şey yalnızca dışarıda değildir.

Kendi içine bakması gerekir.

Çünkü insan, âlemi anlamaya çalışırken kendisini de anlamaya çalışmaktadır. Gökyüzünde gördüğü sonsuzluk, kendi içinde taşıdığı sorularla buluşur. Dışarıdaki âlemin büyüklüğü karşısında kendi küçüklüğünü fark eder; fakat aynı anda kendi içinde de anlaşılması gereken bir âlem bulunduğunu keşfeder.

Mahrum olan insan böylece bakmayı öğrenir.

Artık yalnızca gökyüzüne bakmaz; gökyüzüne bakan kendisine bakar.

Asıl mesele de burada başlar.

Çünkü mesele herkesin gördüğünü görmek değildir. Mesele, herkesin baktığı yerde başkasının göremediğini aramaktır. Görüneni görmek değil, görünenin ardındaki görünmeyene yönelmektir.

Belki de tefekkür tam olarak budur:

Mahrum olan insanın, kendi mahrumiyetinin farkına varması ve o mahrumiyetin içinden hakikate doğru yola çıkması.

İnsan gökyüzüne bakar.

Sonra içine bakar.

Ve bir gün anlar ki, aradığı şey gökyüzünde gördüğü kadar kendi içinde de saklıdır.

Çünkü insanın en uzun yolculuğu, dışarıya doğru attığı adımlardan ziyade kendi içine doğru attığı adımlardır. Varoluşsal sancının başladığı yer de çoğu zaman burasıdır; huzurun ve anlamın bulunduğu yer de.

Belki insanın asıl mücadelesi, hayatı değiştirmekten önce hayata nasıl baktığını değiştirmektir.

Ve belki de insan, herkesin baktığı gökyüzünde kendisini bulmaya başladığı anda gerçek anlamda tefekkür etmeye başlar.

GÖKYÜZÜNDEN KENDİ İÇİNE

İptal

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha fazla gösterilecek yazı bulunamadı!

Tekrar deneyiniz.