KAÇMAK MI, KARŞILAMAK MI?

Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Depremden kaçmak mı, yoksa depremi karşılamak mı?

Evet, güzel bir soru.

Bence insanın yaşadığı bunca panik, kaygı ve korku, çoğu zaman eksik olduğumuzu hatırlamamız için bile yeterli gelmiyor. Çünkü biz çoğu şeyi hep bir sebebe bağlayarak anlamlandırmaya çalışıyoruz.

Oysa hayatımızda birçok deprem vardır.

Bazen bizi her şeyden koparan sadece kendimize yoğunlaştığımız hiçbir şeyin korunmak kadar önemli olmadığı fiziki depremler.

Bazen de sürekli karşılaştığımız olumsuz ani gelişen olaylar v.s

Hastalık, ölüm, kayıp ve yaşadığımız her üzüntü, aslında içimizde meydana gelen depremlerdir.

Bazen nedenini, nereden ve niçin geldiğini biliriz; gardımızı ona göre alırız. Kimi zaman da ansızın yakalanır, korkuya kapılır, boşluğa düşer ve kaygılanırız.

Kaygı, insanın kendisini yeterince tanımadığı ve yetiştiremediği zaman daha tehlikeli ve zarar verici hâle gelebilir. Oysa zihin, doğayı ve kendisini daha iyi anladıkça açılır. Ne kadar çok şeyi anlarsa, o kadar gelişir.

Belki de asıl önemli olan şudur: Zihin, varlığın ve hayatın anlamına dair daha derin bir bilgiye ulaştıkça kendisini de daha iyi tanımaya başlar.

Bu yüzden zihnin kendisine sorular sorması gerekir:

Hayat nasıl yaşanır?

İyi nedir?

Yaşamın konusu nedir?

Doğru olan nedir?

Mutluluk nedir?

Neden buradayım?

İnsan, hayatın kendisiyle ilgili bu soruların cevaplarını aramalı ve bulduğu cevaplarla yoluna devam etmelidir.

Kendimizi inceledikçe bizi neyin mutlu ettiğini, neyin yaraladığını ve neyin bize iyi geldiğini keşfederiz. Böylece içimizdeki kaygı depremlerinin de birer birer üstesinden gelmeye başlarız.

Sokrates'in çok anlamlı bir sözü vardır:

“Ruhlarımızın bakımından kendimiz sorumluyuz.”

Peki insan her zaman bir yönlendirmeye mi ihtiyaç duyar? Yoksa kendi yönünü bulabilecek bilgi ve iradeye sahip midir?

Ben bunu şöyle ifade edebilirim:

Senin bulduğun çözüm benim ruhumu bir yere kadar rahatlatabilir. Fakat kendi ruhuma iyi gelecek çözümü, kendi içimdeki depremlerle yüzleşerek ve onları karşılayarak bulabilirim.

Aslında depremlere yabancı değiliz. Hayatımızda hep artçı depremlerimiz vardır. Bazen onları çeşitli sebeplere bağlar, kendimizi teselli ederiz. Fakat asıl depremle karşılaştığımızda diğer bütün sorunları bir kenara bırakır ve endişeye kapılırız.

Belki de yapmamız gereken, hayatın getireceği her olumsuzluğa ve kötü olarak gördüğümüz ama mutlaka bir sebebe bağlı olan kendi depremlerimize hazırlanmaktır.

Onlardan kaçmak yerine onları karşılamayı öğrenmek...

İnsan değil midir ki çoğu zaman zihnindeki depremlerden kurtulamadığı için bir nefes alma ihtiyacı duyar?

Gerçi bugün, “nefes almanın” bile parayla mümkün olduğu; paran varsa nefes alabileceğin bir dünya ve zihniyet de mevcut.

Ama benim kişisel kanaatim şu:

Nefesi sana verene güvenebilirsen, nefes alırsın.

Bunun bir statüye ihtiyacı yoktur.

Zihin ne kadar sade kalır ve sağlığını ne kadar korursa, insan da o kadar güçlü ve dayanıklı olur.

Ama burada başka bir soru daha karşımıza çıkıyor:

Mutlu olmak için hiç mi emek vermeyeceğiz?

Her şey bir emeğe muhtaç değil midir?

Bir yere gitmek için kalkıp yürümek gerekir. Yol almak gerekir. Emeği yola revan etmek, kendini hazırlamak ve hazır olmak gerekir.

Hayatta hiçbir şey yalnızca istemekle gerçekleşmiyor. Gitmek istediğimiz yere ulaşmak için yola çıkmak, yürümek ve gerektiğinde yorulmayı göze almak gerekiyor.

Mutluluk da bundan farklı değildir. Mutlu olmak için de emek vermek, kendimizi hazırlamak ve hayatın karşısına hazır çıkmak gerekir.

Her bir hareketim, her bir düşüncem için kendimi hazırlamalıyım.

Hiç hareket etmeden mutlu olmayı beklemek çok yersiz bir düşünce.

Mutluluk için de bir emeğe ihtiyacımız var.

Hayatımız, zihnimizde yaptığımız çalışmaların birer sonucudur. Kendimizi ne kadar anlarsak, kendimizi de o kadar anlaşılır hâle getiririz.

Belki de bunun bir başka tarafı daha var:

Kendisiyle dost olmak.

Kendisiyle dost olmak, kendine gerçekçi bir bakış açısıyla bakabilmektir.

İnsanın kendinden mükemmeliyetçilik beklemesi yalnızca bireysel bir sorun değildir. Bunun, insanın kendisi ve hayatın beklentileriyle de ilgisi vardır. Burada yaşadığı kültürün, toplumun beklentilerinin ve içinde bulunduğu inanç dünyasının da etkisi önemlidir.

Kendisiyle dost olan bir insan, mükemmel olmamaktan sürekli şikâyet etmez.

Çünkü insanın kendisiyle dost olması, kendisini kusursuz görmek değil; olduğu hâliyle tanımak, eksiklerini görmek ve onları değiştirebilmek için kendisine fırsat vermektir.

Belki de insanın kendi içindeki depremleri karşılayabilmesi, önce kendisiyle dost olabilmesine bağlıdır.

Çünkü insan kendisini tanımadığında, yaşadığı her sarsıntıyı dışarıda aramaya başlar.

Oysa bazen cevap dışarıda değil, insanın kendi içindedir.

Kendimize sorular sormak, kendimizi anlamaya çalışmak, mutluluğumuz için emek vermek ve gerektiğinde kendi içimizdeki depremlerle yüzleşmek...

Bütün bunlar, hayatın bize bıraktığı sorumluluklardır.

Depremleri tamamen ortadan kaldıramayız.

Kayıpları, hastalıkları, üzüntüleri ve hayatın getireceği bütün sarsıntıları engelleyemeyiz.

Ama kendimizi onlara hazırlayabiliriz.

Belki de mesele depremden kaçmak değildir.

Mesele, depremi karşılamayı öğrenmektir.

KAÇMAK MI, KARŞILAMAK MI?

İptal

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha fazla gösterilecek yazı bulunamadı!

Tekrar deneyiniz.