ACININ DİLİ

Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

“Hafif acılar konuşabilir ama derin acılar dilsizdir.”

Seneca»

Seneca’nın bu sözü, acının tabiatını anlatmak için başlı başına yeterli aslında.

Gerçek acılar dilsizdir, ketumdur. İnsan acıyı yaşadığı anda onu dile, söze, yazıya dökemez. Acı önce insanın içinde kanar. Kor hâlinde yanar, inler. Sonra zaman geçer, ateş küle döner. İşte o zaman insan yazmaya, konuşmaya, anlatmaya başlar.

Belki de bu yüzden en büyük acılar, yaşandığı sırada değil, yas süresinde yazılır. Acı iliklerde hissedilir, sonra dile yavaş yavaş gelir.

Çünkü acının kan hâlinde yazılması mümkün değildir. Kabul edilmesi, sindirilmesi gerekir; yavaş yavaş...

İnsan ancak biraz uzaklaştığında, yarasına bakabilecek hâle geldiğinde anlatabilir yaşadığını.

Hayatta bir de “lüks” dediğimiz hisler vardır. Estetik ve derin iletişim biçimleri, hakiki muhataplıklar, özdeğer, özsaygı, sevmek, sevilmek, güvenmek, güvenilmek… İnsan bunların peşine çoğu zaman hayatın daha temel meseleleri yoluna girdiğinde düşer.

Acıların da lüksü vardır belki.

Büyük acılar; savaşlar, afetler, felaketler, insanın çok mühim zannettiği şeylerin gerçek ehemmiyetini bir anda ortaya çıkarır. Dünya kan kaybederken kırgınlıklarımız, küskünlüklerimiz, mücadelelerimiz, gurur sızılarımız, hatta aşk acılarımız bile küçük bir kesiğe benzer.

İnsan o zaman kendi acısına başka türlü bakmaya başlar.

Öyle derin, öyle sessiz kırılmışızdır ki kırgınlık bile bizden kırılmıştır. Kırgınlık bile bize naz yapar; “Neden?” diye diye, kırgınlık bile nazlanır çoğu kez.

Kavgalara değil, öfkemize kırılmışızdır.

İnsan kendine kırılabilir mi?

Kırıldığında kendi yüzüne bakabilir mi?

Belki de insan, kendi yüzüne bakamayacak kadar kırgın olabilir.

Kırılmak, alınmak, utanmak… Bunların hepsi insanın içinde yaşadığı meselelerdir. Başkasına anlatılması kolay olmayan, insanın kendi içinde taşıdığı meseleler… İnsanın kendini sorguladığı yerdir kırgınlıklarımız.

Anlamak da acıtır

Anlamak acıtır.

Manasız acı olmaz belki ama anlamsızlık başlı başına bir acıdır. Hatta bir çeşit ruhsal ölüm. İçinde neyin ne denli olduğunu bilmemek daha da acıtır insanı.

Manası olan acılar insanı sızlatır. Fakat insan, yaşadığı acının anlamına yaklaştıkça gerçeğe yaklaşır. Gerçek ise her zaman teskin etmese de insanı iyileştirecek bir yere götürür.

İsmet Özel’in “çözülmüş bir sırrın üzüntüsü” dediği bir hâl vardır. Çözülmüş, anlamını kavradığımız ve bizi üzse de bir sonuca götüren şey, insanı bir ölçüde teskin eder.

Bölük pörçük duran şeylerin aslında anlamlı bir bütünün parçaları olduğunu keşfettiğimiz an…

Bazen insanın başına bir tokat gibi iner anlam.

Birbirinden kopuk sandığımız yaşantıların aslında birbirine bağlı olduğunu görürüz. Yaşadıklarımızın nedenlerini, sonuçlarını, bize ne söylediğini yavaş yavaş anlamaya başlarız.

Düğümler çözüldükçe hüzün yerleşir içimize.

Bir de yanlış anlaşılma kaygısı vardır. Belki de insanın en büyük yanılgılarından biri, kendisini anlamayacak kulaklara sürekli seslenmesidir. İnsanı en çok yoran şeydir yanlış anlaşılmak.

Güzel acılar

Bir de güzel acılar vardır.

Kötü dediğimiz acılardan daha fazla acıtırlar bazen.

Çünkü acının güzellikle birleşmesi, kalbe vurulan en ağır darbelerden biridir. Kalbi etkileyen, kalbi iyileştiren, kalbi olgunlaştıran bir acıdır bu.

Kötü acının içinde iyileşme ihtimali vardır. Fakat acıtan güzellik, kaybedilmiş güzelliktir.

İnsan bazen bir güzelliği kaybettiği için değil, onun bir zamanlar var olduğunu bildiği için acı çeker.

Belki de bazı acıların güzelliği buradadır.

Acı, içinde şifa ümidini de taşır. Acı insana insan olmayı öğretir.

Aşk acısı

Aşk da zaman içinde kısa vadeli arzuların peşinden koşmanın en klişe bahanesine dönüşmedi mi?

Böyle olunca dünya, aşk acısı çekenler için gerçekten bir cehenneme dönüşebiliyor.

Çünkü aşk acısı biraz da özel olmama acısıdır.

Çok sevilmek yetmez bazen.

Birinin hayatında önemli olmak da yetmez.

İnsan, sevdiğinin kalbinde tek ve eşsiz olmak ister. Kalabalığın içinden ayrılmak, “sen” olmak ister.

Sizi bulmayan biri, sizin için özel olamaz. Sizi anlamayan biri, sizin için anlamlı kabul edilmez.

Özel olmayan biri için üzülmek de zamanla anlamsızlaşır.

Belki de özel olmama acısının en güzel şifası, insanın kendi özel olanını bulma ümididir.

Acının şifası

İnsan bazen kendi derdinin de, kendi acısının da üreticisidir.

Derdini doğuran kendisi, ona yakınan yine kendisi…

Kendi bataklığına düşen de kendisidir.

Peki insan kendi bataklığına düşeni kim kurtarabilir?

Kendisi kurtulmadıkça kimse.

Şifa kendisindedir insanın.

“Her şey zehirdir, mühim olan dozdur.”

Hayatta belki de en önemli meselelerden biri ölçüyü kaybetmemektir. Ne azı ne çoğu… Haddini aşan her şey zehre dönüşür.

Her acının bir şifası vardır.

Kendi toprağında filizlenen bir tohum gibi…

Ama şifasını arayan insan önce acısını keşfetmek zorundadır. Yaraya bakmayı, gerektiğinde kendi yarasını yeniden açmayı göze almak zorundadır.

Çünkü insan görmediği yarayı iyileştiremez.

Acıdan daha güçlü bir ıslah edici var mıdır, bilmiyorum.

Ama acıyı dönüştürebilme gücü, acının en güzel şifasıdır.

Bazı ruhlar vardır; ateşin kül ettiği yeri bile güzelleştirir.

“Öldürmeyen güçlendirir”

sözünü yalnızca bir teselli olarak değil, bir direnme biçimi olarak yaşarlar.

“Acıtın beni. Yakın beni. Daha da güçleneyim.”

Çünkü bazı insanlar ateşten geçmeden kendilerini bulamazlar.

Ve belki de acının insana bıraktığı en büyük miras şudur:

İnsan her zaman acısından kurtularak iyileşmez. Bazen acısını dönüştürerek iyileşir.

Küllerinden doğmanın ihtişamı da tam burada başlar.

ACININ DİLİ

İptal

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha fazla gösterilecek yazı bulunamadı!

Tekrar deneyiniz.